"Cennet; dünyada gerçekten mutlu olamayanların yeri" yazdı en yeni arkadaşım, tam da günümü sonlandırmaya yeltenmişken. "Üzerine düşün" dedi ama zaten ben kendimi cümlenin gizli öznesinde yerleşik gördüğüm için hayatımı gözden geçirmem yeterliydi.
Yaratıcıya inanmadan yaşadığımı düşünemiyorum. Olmuyor, bir güç olmalı. Dolayısıyla inanınca tam bir teslimiyet geliyor ardından. Kurallara uyuyorsun, gönderdiklerine inanıyorsun. Ve sana bir vaadde bulunuyor, adına cennet diyor. Bir de kötü ikizi var, cehennem.
Ben bu sonuçları görmeden önce tercih ettiğim yolda ilerlersem cennete alınıyorum. Buraya kadar her şey güzel. Peki ben bunları yaparken ilk aşamada yani dünyada mutsuz muyum?
25 yıl olacak Şubat'ta, bu süre zarfında illa ki bir sürü şey olmuştur yapamadığım ama inancımın doğrultusunda yaşamamdan kaynaklanan hiç bir olay, istek, arzu hatırlamıyorum.
Diğer insanlara baktığımızda, biraz şartlı koşullanmadan ve biraz da bize gösterilen perspektiften baktığımızdan inançlı yaşam tarzını olumsuz koşullarla bağdaştırıyor olabiliriz. Ama madalyonun diğer yüzünde herkesin -meşhur fotoğraf olan- "türkçe pop müzik eşliğinde eller havaya" modunda olmadığını da biliyoruz.
Zaten cehennem konusuna hiç girmiyorum. Velev ki, cenneti kaybederek bu dünyada mutlu yaşadık, sonunda ki cehennem beni bu dünyada ki mutsuzluktan daha fazla korkutuyor.
Bunlar "cennete rağmen mutlu olabilen" refikinizin, bu ana kadar sadece kendi kafasında dönüp dolaşan düşünceleriydi. Yıllarca sadece düşündüğün şeyleri yazmak da ne kadar zormuş onu tecrübe ettim.
17 Ocak 2012 Salı
12 Aralık 2011 Pazartesi
Barışa bir şans verin
İki sunumu atlattık bugün. Her türlü aksilik, gecikme ve yanlışlıklara rağmen. Zaten asıl yanlış olan benim burada olmam galiba. Veya daha doğrusu Bursa'da olmama rağmen İstanbul'daymış gibi davranmam. Neyse girdik artık bu yola, bitirmemek olmaz.
Başım çatlıyor. Bursa'ya gidince yatayım diyorum ama maç var, kaçmaz.
Dün İstanbul'da sezon öncesi hazırlık babında yarış vardı. Şu iki sunumum hazır olsaydı, 10 gündür İstanbul'da olmamı, eve 00.30'da gelmemi, hastalığa hazırlık aşamasında olmamı, pazartesi yapılacak sunumları düşünmeden giderdim. Ama yemedi. Bu şekilde dahi özet, çeviri, slayt, print derken gece ikide bitirebildim. Haftaya gece yarışı var, 3 senedir çok istememe rağmen gidemedim, bu sene de gidemeyeceğim gibi görünüyor.
----Aaa. Feribot türbülansa girdi.----
Cevap verseydim de birşey değişmezdi. Belki değişirdi. Bunu bilemeyeceğiz.
Model - Pembe Mezarlık çalıyordu.
Başım çatlıyor. Bursa'ya gidince yatayım diyorum ama maç var, kaçmaz.
Dün İstanbul'da sezon öncesi hazırlık babında yarış vardı. Şu iki sunumum hazır olsaydı, 10 gündür İstanbul'da olmamı, eve 00.30'da gelmemi, hastalığa hazırlık aşamasında olmamı, pazartesi yapılacak sunumları düşünmeden giderdim. Ama yemedi. Bu şekilde dahi özet, çeviri, slayt, print derken gece ikide bitirebildim. Haftaya gece yarışı var, 3 senedir çok istememe rağmen gidemedim, bu sene de gidemeyeceğim gibi görünüyor.
----Aaa. Feribot türbülansa girdi.----
Cevap verseydim de birşey değişmezdi. Belki değişirdi. Bunu bilemeyeceğiz.
Model - Pembe Mezarlık çalıyordu.
19 Kasım 2011 Cumartesi
Böyle kocaman gözleri var, öyle güzeller ki...
Vizeler vardı bu hafta. Tabi lisanstan sonra verilen arayı hesaba katarak zor geçeceği belliydi. Yani o notlar açılmıyor, o muhtemel sorulara bakılmıyor bile. Sanki sınav günü hiç gelmeyecekmiş gibi bir düşünce de yok. O ortaokuldaydı. Şimdi geleceğini bal gibi biliyorsun ama umursamıyorsun. Pazartesi başladı çarşamba bitti. Lisans sınavlarına göre bakarsak daha iyi veya kötü diyemem ama Emel'e de söylediğim gibi derslere katılıp sınavlara girdiğimiz takdirde bizi bırakacaklarını zannetmiyorum. Ama bunu 38 kez daha yazmam ve söylemem lazım. Hayır şaka bir yana aynı bizim gibi öğrencilik yani ders aşaması geçiren ve hiç girmediği derslerden dahi geçen arkadaşlarım var benim. Şimdi açık etmek istemiyorum.
Ama hayat güzel gidiyor. Yeni insanlarla tanışıyorum ve yeni yerler görüyorum. Öğrenciliğin veya sosyal aktivitelerin bir güzelliği de işinizde ki başarısızlıklar için harika bir sebep ve örtü olması. "Okuyom ben yeaa" diyebiliyorsunuz hemen. Bir yere gitmek için otobüs kullanabiliyorsunuz çünkü öğrencinin arabası olmaz. Yani olursa enteresandır. İndirimli akbil öğrencinin can dostudur, bir de bunu farkettim. 20 lira atıp, İstanbul'un altını üstüne getirmek ve en son ne zaman yüklediğini unutmak güzel bir hismiş.
Yeni insanlar diyordum...Yeni sınıfımdan bahsediyorum, 15 kişilik şahane sınıf. Tabi herkesi ayrı ayrı yazmam gerekmez ama değişik çıkışlarıyla Gülci'miz ve büyük başkan İrfan'ımız sınıfımızda ki bizden daha yerli "yabancı"larımız.
Böyle işte. Yaş olacak 25. Bedelli de vurmuyor bu arada. Ya zaten vursa da gitmezdim canım. Biiizzz ataları savaş meydanında... Ulen öyle bir giderdim ki. Valla parayı denkleştiremezsem kol saatimi dahi satardım.
Zaten hepimiz bir gün ölmek için yaşamıyor muyuz?
Ama hayat güzel gidiyor. Yeni insanlarla tanışıyorum ve yeni yerler görüyorum. Öğrenciliğin veya sosyal aktivitelerin bir güzelliği de işinizde ki başarısızlıklar için harika bir sebep ve örtü olması. "Okuyom ben yeaa" diyebiliyorsunuz hemen. Bir yere gitmek için otobüs kullanabiliyorsunuz çünkü öğrencinin arabası olmaz. Yani olursa enteresandır. İndirimli akbil öğrencinin can dostudur, bir de bunu farkettim. 20 lira atıp, İstanbul'un altını üstüne getirmek ve en son ne zaman yüklediğini unutmak güzel bir hismiş.
Yeni insanlar diyordum...Yeni sınıfımdan bahsediyorum, 15 kişilik şahane sınıf. Tabi herkesi ayrı ayrı yazmam gerekmez ama değişik çıkışlarıyla Gülci'miz ve büyük başkan İrfan'ımız sınıfımızda ki bizden daha yerli "yabancı"larımız.
Böyle işte. Yaş olacak 25. Bedelli de vurmuyor bu arada. Ya zaten vursa da gitmezdim canım. Biiizzz ataları savaş meydanında... Ulen öyle bir giderdim ki. Valla parayı denkleştiremezsem kol saatimi dahi satardım.
Zaten hepimiz bir gün ölmek için yaşamıyor muyuz?
1 Eylül 2011 Perşembe
Ben "aveyaya" geçmek istiyorum
Sema ayinlerine gitmeyi aksatıyordum son zamanlarda. Geçen cumartesi İstanbul'dan Mustafa'yı beklerken bir uğrayayım dedim. Mahşeri kalabalık... e tabi cumartesi akşamı kalabalık olması bekleniyor ama bu kadar değil. İçeri girip 3-5 dakika bakındıktan sonra anlaşıldı işin aslı. Yo hayır ramazan olduğundan değil.
Aman Yarabbi...Bir tarafta lokmalar dökülüyor, bir tarafta macuncu, bir tarafta da avea köşesi var. Ah be sayın hocam eyvallah, cemaat gelsin millet kahveye gideceğine burada takılsın diye çay veriyordunuz da şimdi bunlar nereden çıktı. Ama tekkenin bahçeyi görseniz, sanki temenyeri aile çay bahçesi...
Perdeye yansıtılmış görüntüsünde hocaefendi güzel ahlaktan bahsediyor ama aveacı oğlan bir kızımızı ucuz tarifelerle kandırmış olacak ki, arkadaşına 2-3 dakika önce verdiği önemli kararı açıklıyor. "Ben aveyaya geçicem." Diğer konulardan bahseden diğer izle(me)yicilerin sesleri ile birlikte dersi dinlemek zorlaşıyor haliyle. Lokmalar dağıtıldıkça doluluktaki zirvemiz aşağı seviyelere çekiliyor. Ayin başlarken biraz daha azalıyor.
Tabi bunlar bizi ilgilendirmiyor. Biz kafayı boşaltmış şekilde ortamdan ayrılıyoruz.
2 Ağustos 2011 Salı
Toyota gibi adam
Sözlükte elemanlar Toyota reklamlı yeni formaları takmışlar kafalarına; yok efendim gecikti, yok efendim artık kendim forma yapacağım filan diyorlar.
Ben mi fazla önemsiyorum yoksa genelde de bu durum böyle mi diye düşünüyorum ama şu anda ortada lig yok kuzum. Milli maç arasından sonra başlanacak denilen ligin gerçekten başlayıp-başlamayacağı belli değil. Başlarsa kimlerle başlayacak? Hepsini geç zaten 2 takımla zar zor katılabildiğimiz sadece 6'şar maç izleyebildiğimiz şampiyonlar ligine kim gidecek? Yoksa bu sene de üstü kalsın canım diyerek başka ülkelere mi yol açacağız.
Ama formalar çıksaydı iyiydi.
1 Ağustos 2011 Pazartesi
Temmuz'un ve tokluğun son haftasonu
Şimdiki zaman...
Bizim grubun ilk kazanırken kaybedeni olan Ferit'in nişan merasimi için İstanbul'da olmamız gerekiyordu bu pazar da. Biz çağrılmış olan arkadaş grubu içerisindeydik. Uzun zamandır beklediğim mutlu haberin geldiği ve çok fazla yoğun geçen bir haftanın ardından ikinci yaşamadığım şehir olacaktı İstanbul bu hafta gidilen.
Cuma akşamı haftalık toplantımıza katıldıktan sonra tüm ısrarlara rağmen ertesi sabah erken kalkacağım, çanta hazırlayacağım bahaneleriyle yarım saat daha fazla takılmaktan erindim. Bisikleti alıyor musunuz pazarlıklarıyla sabah 05.00 seferine biletimi alıp, kardeşim Mustafa'yı arayıp haber verdim ve planı yaptık.
Bisikletleri aldığımızdan beri yapmayı planladığımız turların ilkini de bu haftasonu içerisine sıkıştırdık Mustafa ile. Ben bisikleti götüreceğim ve İstanbul suriçi-Adalar turu yapacağız nişandan ve işlerimizden arda kalan zamanda. Tabii ki biz yoğun işadamları olarak cumartesi sabahı ikimizin de yetiştirmesi gereken işleri var. Önce onları halledeceğiz.
Eve çantamı hazırlamaya giderken tam 700 gündür kullanmama rağmen bisiklet lastik ile işbirliği yaparak bana ilk şakasını yaptı. O dağlarda, taşlarda, merdivenlerde, ovalarda patlamayan lastik Heykel caddesinde patladı. Raptiye girdi. Neyse eve geldim ve ilk yamamı yapmaya başladım. İleriki dakikalarda farkettiğim 2.ve 3. patlakları da yamaladıktan sonra lastiği şişirip uykuya daldım, sabah inik bir lastik görebileceğimi düşünerek.
Sabah kalktığımda tabii ki lastik inmişti. Yıllardır her hafta gidip geldiğim terminale götürmesi için yardım istedim belki hayatımda sadece 5.kez. Otobüsün kalkmasına 5 dakika kala bagaj görevlisinin yanına gittiğimde şu şahane diyalog ortaya çıktı.
T.N.B.G. ( Tabii ki Nilüfer Turizmin çalıştırdığı bagaj görevlisi ): Yalnız bisikleti alamayız. Çok bavul var bakın ve ikramlar filan da var.
Ben: Hocam, bak şimdi ben bu ön lastiği çıkardığımda direksiyonu kırabiliyorum ve bu bir bavuldan daha az yer kaplıyor.
T.N.B.G.: ( 10-15 saniye düşünür ) Hocam gel şu yan tarafa bir bakalım.
Kapağı bir açar ve 10 metreküp yer boş. Buyrun koyun der ve ben bisikleti aynen o şekilde yatırırım rahat rahat.
Feribot sırasından dolayı Mustafa'yı yarım saat bekletsem de haftasonu başka bir aksilik yaşamamız dikkatimi çekmedi değil. (Bro unuttuysam hatırlat) Bisikleti eve kilitleyip işlerimize koyulmamız ve hemen hemen aynı vakitlerde bitirip buluşmamız takdire şayandı. Tabii ben gece geç vakit uykulu veyahut sabah erken uyku sersemi gittiğim Mustafa'ların evi bulamadığım için şu konuşma kayıtlara geçti.
-Ya abi ben pazara girdim sizin evi arıyorum.
-Agadi ne işin var pazarda?
-İşte sabah size giderken bir pazarın başını görmüştük ya işte onu görünce girdim ben de. Zati Teknosa binasını da görüyorum.
-Heh iyi o zaman ben de pazardayım.(--dikkat--ne işin var pazarda,ben de pazardayım) Teknosa'ya doğru gel.
Neyse tabi 5 dakika sonra buluştuk. Saat 15.30. Normalde biz 13.30 da yola çıkarız diyorduk. Neyse eve gidiş, üst baş değişimi, enerji ikmali derken dakikalar geçiyor ama biz rahat. Galiba 16.30 gibi artık çıkalım diyoruz ama daha Mustafa'nın bisiklet bakımdan alınacak, benim arka lastik değiştirilecek. Yani biz bayağı rahatız. He iyi mi oldu? Süper oldu serinde yola çıkmış olduk. İşte bu çıkıştan sonra tam 5 kez insan eve döner mi sevgili okur? Biz döndük, sorma neden...
Hafif tempolu turumuzu şöyle maddeleyebiliriz.
*Göztepe 17.30
*e-5
*Üsküdar
*Adliye (benim bisikletin garanti belgesini aldık ve ufak bir bakım yapıldı)
*Bağlarbaşı
*Sahil
*Beşiktaş
*Maçka
*Teşvikiye 19.30
*Harbiye
*Taksim
*Galatasaray
*Tünel
*Karaköy
*Sultanahmet 20.30
*Kadıköy İskelesi ( Eminönü'nde olan )
*e-5
*Göztepe 22.30
31 km ve 1 saat 50 dakika bisiklet üzerinde geçen zaman
Şahane yemekler ve güzel bir uykunun ardından zaten ikimizin de az az istemediği adalar turu kendiliğinden iptal oluyor. Ama öyle bir anlaşma kabiliyetimiz var ki, ikimiz de birbirimize en ufak bir telkinde bulunmuyor, sabah 9.00 gibi tam anlamıyla kalkmış oluyoruz ve kimse yav biz neden gitmedik demiyor. Hatta aile eşrafı da iyi oldu yorulacaktınız bak ne güzel kahvaltı yaptınız filan diyorlar ama biz zaten durumdan çok memnunuz. Kahvaltıda gelen kuru köfteler beni şaşırtsa da günlerdir az uyuyarak geçen gecelerden sonra 7 saatlik uyku ve dünkü enerji sarfiyatının ardından eksiksiz kahvaltı şahane gidiyor. Gene yollarda hasret kaldığım çaya olan hasretimi 10 bardak filan içerek gideriyorum.
Kullanacağımız arabanın gelmesiyle 12.30 pazar günü için evden çıkış saatimiz oluyor. Yolda bir indirim üç bindirim yaparak, Bakırköy'e ulaşıyoruz ve Küçükçekmece'ye giderken kayboluyoruz. Evet burayı tekrar okumanıza gerek yok çünkü arabaya en son Bağcık'ı aldık ve yolu o tarif ediyor. Çünkü beyim bana:
-Samet arabada neden gözlük takıyorsun, Samet beni sıkıştırdın, Samet askere neden gitmiyorsun demekten yola bakamıyor ki. Burada şair ağır konuşmuyor çünkü okullar başladığında okula 15 dakika uzaklıkta bir arkadaşının evinin olması büyük avantaj.
Tam dakikasında törene yetişip eski arkadaşlarla görüşüyoruz ve yenileriyle tanışıyoruz. Pardon bir kişiyle tanışıyorum ben çünkü gene Bağcık, Mustafa ile tanıştırdığı hanımefendiyi benimle tanıştırma gereksinimi duymuyor. Bir kez daha çok şahane 5 saat geçirdikten sonra Hasan ve Akay ile beraber Anadolu yollarına düşüyoruz. Ama Hasan'ı köprüye gelmeden sallandırıyoruz. Kapımın gerçekten içeriden ve dışarıdan açılmaması bana gün boyu ayrı bir hava katıyor. Nedense...
Muhabbet muhabbeti açıyor ve geldiğimiz nokta Çekmeköy. Akay dondurma yemeden bu muhitten çıkamazsınız diyor ve oturtturuyor bizi pastaneye. Ama o ne lezzet. Ardından masaya Niğde gazozları geliyor. Frambuazlı gazozlarımızı da içip kaçıyoruz. Kaçıyoruz ama Akay'ı bırakırken annesiyle de tanışmış oluyoruz. Bize sütlaç ikram ediyor ama yer yok ki.
Pazar akşamı günübirlikçiler dönüş yolunda tabi az biraz sıkışıklık var, zaman da dar eve gidiş çanta hazırlayış, teraviye yetişme ve 23.10 da otobüse kapağı atma planları var önümüzde. Bu sefere binilmesi lazım çünkü sabah sahura eve yetişen sefer bu. İşte bu yazıyı asıl yazma nedenime geliyoruz. Ya arkadaş bir namaz bu kadar mı dakik biter, bu kadar mı hızlı çıkılır ve terminale ulaşılır, otobüs tam vaktinde orada olur, sizi şahane bir T.N.B.G. karşılar hemen "bisikleti mi koyacağız abi böyle alalım sizi" der, bindiğiniz gibi otobüs anında kalkar. İşte bunların hepsi üst üste geldi. He aga nedir bunun olayı derseniz, teslimiyet diyorlar.
Eve geldim sahuru yaptık ve yattım. Şu anda işteyim ama piyasa sanki pazar günü gibi. Uzun zamandır ihtiyacım olan bir haftasonuydu. Gözümsün bro.
p.s.: car-pool - yav adamlar metrobüs yapmışlar işte. (ellerinden öpüyorum bu yorum için Muhittin Abi)
-aman, kendini asmış yüz kiloluk bir zenci,
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.
iyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
-çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.
üstelik gece inmiş, ses gelmiyor kümesten;
ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?
hem dersini bilmiyor, hem de şişman herkesten.
iyi nişan alırdı kendini asan zenci,
bira içmez ağlardı, babası değirmenci,
sizden iyi olmasın, boşanmada birinci...
-çok canım sıkılıyor, kuş vuralım istersen.
ülkü tamer
6 Haziran 2011 Pazartesi
to:kenanevren@tatlisudarbeciligi.com
Evren Paşa, ne için sorgulandığını ve yargılanacağını bilmiyormuş. Benim doğum tarihim tutmuyor ama bilenlere soralım.
O sıralar 17 yaşında olan Erdal Eren' e soralım.
Gözaltına alınan 650 bin kişiye soralım.
İşkenceden ölen 177 kişinin anne-babasına soralım.
Cezaevlerinde ölen 299 ve kuşkulu biçimde ölen 300 kişinin arkadaşlarına soralım.
İdam cezası alan 517 kişiye soralım.
Sakıncalı olduğu için işten çıkarılan 30 bin kişiye ve parasız kalan ailelerine soralım.
Bir de unutmadan hani Deniz vardı ya, yedi yaşında babası ölüyordu. Bundan sonra dedesinin yanında köyde yaşayacaktı. Bir de ona soralım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)