Diğer gezilerden farklı olarak -sabah ilk uçakla gidip akşam son uçakla dönecek olamama rağmen- günün büyük çoğunluğunun toplantının yapılacağı otelde geçeceğini tahmin ettiğimden ne çok araştırma yaptım ne de arkadaşlarımın tavsiyelerini planladım yola çıkmadan önce. Zaten etli ekmeği denemiştim, beyaz şeker desen onunla büyüdük, mevlana desen her zaman bağlıyız; bu sebeplerle bu Konya ziyaretinde beni sadece toplantıya katılmak ve arkadaşlarla hasret gidermek konuları ilgilendirmekteydi.
İşlerimizi bitirip 5 gibi otelden ayrıldığımızda önce Konya'ya tepeden bakabileceğimiz yüksekçe bir yere gittik ardından 5 gerçek 1 de fahri Rizeli olarak bizim çay bağımlılığımızı gidermek için gene farklı bir çay bahçesine oturduk. Buraya kadar gayet normal olan gün birazdan alınacak nikaha gitme kararı ile değişecek, şenlenecekti. Alelade bir günde biraz daha takılıp havalimanına doğru yola çıkılması gereken grubumuz fuar merkezinde ki düğüne doğru yol alıyordu.
Gideceğimiz nikaha 4-5 bin kişinin gelmesi planlandığından böyle bir merkezde düzenlenmesi uygun görülmüş. Tabi biz uzaktan tanıdıklar olarak 4500. davetlinin duracağı noktanın yakınlarında takılmaya başladık. Amacımız hem bir hayırlı olsun demek hem de 1-2 tabak pilav yemek hazır gelmişken. Ve tabi değişik kültürleri tanımak.
Evet-evet olayının hemen ardından hall 2'ye geçiyoruz. Onlarca masa ve her masada 8-10 kişi var. İşte acayiplikler burada başlıyor. Gelenek 1: Masa bulmak için o anda dolu olan bir masanın etrafına gidiyorsun ve sandalyenin tam arkasında duruyorsun. O anda yemek yemekte olan arkadaş yemeğini bitirdikten sonra sen oturuyorsun. Ne o acele ediyor ne de senden rahatsızlık duyuyor. Ama sandalyenin tam arkasında durman lazım lakin diğer arkadaşınla konuşurken yerin kapılabilir ki bizim başımıza geldi. Masa aynı anda yemeği bitirip kalkıyor ve sizin grubunuz oturuyor. Eğer o ana kadar tanışık değilseniz farketmez, artık siz bir yemek masası kardeşisiniz. Herkes önünde duran kullanılmış kaşıklarla masaya vurmaya başlıyor. Bu garsonun gelip masanızı temizlemesi için bir işaret. Masa temizleniyor ve ilk olarak pilav gelecek. Eğer şefi kandırabilirseniz kendinize 'denizaltı' tabak yaptırabilirsiniz. Bu normalin iki hatta üç katı et ve bol yağlı pilav anlamına geliyor. Bizim ilk tabağımız bu şekilde oldu. Yemek tek tabaktan yeniyor. Masada su ve meyve suyu da var. Tüm yemek çok hızlı yeniyor ve ufak bir nüans olarak kaşığı hiç elinden bırakmıyorsun. Tabak 70-80 saniye içerisinde bitiyor ve hemen o an 2 çok büyük kasede yoğurt çorbası geliyor. Gene aynı kaselerden çorbaları içiyoruz ve hemen ardından bir tabak daha pilav geliyor. Bir kaç dakika içerisinde bitiyor ve benim için günün en anlamlı dakikaları başlıyor. Çünkü 2 çok büyük kasede bamya çorbası masada... Tadı çok güzel ama asıl amacı sindirime yardımcı olmakmış bunun çünkü bir tabak daha pilav geliyor. Bu arada tabak dediğim büyük boy salata tabağı. Biz bunu da bitirirken gene aynı tabakta helva geliyor. Hemen ardından da 2 büyük tabakta zerde tatlısı. Zerdeden son kaşıklarımı alırken yavaştan başım dönmeye başlıyor, ama sıkıntı yok. Nasılsa uçak yolculuğunda yanımda arkadaşım var deyip kendimi rahatlatıyorum. Yemeğin bitmesinde yakın masada dua edilip yavaş yavaş kalkmaya hazırlanılıyor. Bu arada biz daha yemeğin ortalarındayken bir amca grubu masamıza gelip beklemeye başlıyor ama hiç kimse kesinlikle rahatsızlık hissetmiyor. Onlarda da herhangi bir homurtu veyahut saygı beklentisi yok. Ama tabi biz Rizeliler olarak bu durumdan gayet rahatsızız ve bu az yememize neden oluyor.
Bu enteresan dakikaları sonlandırıp dışarı çıktığımızda siz 'Konyalıysanız acayipseniz' biz de 'Rizeliyiz çılgınız' deyip otoparkın ortasında aracın farlarını yakıp horon vuruyoruz. Tabi artık bu horon ayrılığın habercisi oluyor. Grubumuz 3'e ayrılıp Konya'ya, Rize'ye ve İstanbul'a doğru yola çıkıyor.
İşte size 10 gelenekle Konya nikahı nasıl olur anlattım. Tabi belirtmekte yarar var bu gelenekleri gerçekleştirirken en ufak bir yanlış anlama veya alınma veya rahatsız olma gibi durumlar söz konusu değil. Herkes eğlenceli 30-40 dakika geçirmek için bunları yapıyor.
arkadaşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arkadaşlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Eylül 2012 Pazar
24 Mayıs 2012 Perşembe
Son günler ve ARS
İnsanların birbirlerini tanıması zor. Tanışmak, alışmak, anlaşmak. Ben ilkokula başladım aynı arkadaşlarla 5 sene gittik. Hazırlıkta tanıştığım arkadaşlarımı 7 sene her gün ailemden fazla gördüm. Ama bu yüksek lisans hiç olmadı böyle yahu. Ekim'de başladık, ısındık, öğrendik derken bitiverdi. Artık son günlerimizi yaşıyoruz. Havalar da güzel, hal böyle olunca bize de güzelce ve beraberce vakit geçirmek kalıyor.
Salı akşamı dışarıdaydık ama pek bir gelişme olmadı. Kısaca değinip Çarşamba'ya geçeyim. Bakırköy'e... Ya dur ya nasıl unutulur? Olmaz mı hiç yazılacak bir şey. Bizim gruptan bahsediyoruz. ARS'ın yaptıkları aklıma geldi derken arabayı hatırladım. Nereye gidelim ne yiyelim filan derken "süper İstanbul'lu" arkadaşlar Avcılar'dan Aksaray'a giderken Haliç Köprüsü kullanılmalı diye tutturduklarından Büryan Kebabından vazgeçtik ve Bakırköy'de karar kıldık. Ali Haydar...
Bir otomobil ve bir metrobüsümüz olduğundan her zaman ki gibi önce kızlar otomobile binecek yer kalırsa ARS binecek hala yer kalırsa Bursa'lı gurbetçi olarak ben de onlara eşlik edecektim. Ama son sözü araba söyledi. Hatta ondan ziyade çadırlarını sökerken çivileri zeminde bırakmış (Zeynep'in deyimiyle o.ç.şenlikçiler) söylemişti. Güneşin altında değiştirmemiz gereken bir lastik, işimizi görmeyen bir sigorta şirketi, açılamayan bijonlar bizim neşemizi kaçırmaya yetmiyordu çünkü bizim bir ARS'ımız vardı.
Stepneyi taşımaya çalışırken yerde gördüğüm Kont Dracula gölgesi bir an ayaklarımın boşalmasına sebep olduysa da bu ARS'tan başkası değildi. Havayı ancak 25-26 derece ısıtabilmiş olan mayıs güneşinin boynunu bronzlaştıracağından korkan ARS gömleğinin yakasını kaldırmış bizi izliyordu. Daha sonra ise bu taktiğin işe yaramayacağını söyleyip onu işkillendiren muzır arkadaşlarımız yüzünden bir söğüt gölgesi bulup onun altında dikilerek bizi izlemeye devam etti. Lastiği değiştirirken zorlandığımız anlarda bizi neşelendiren bir diğer konu ise Zeynep'in babasıyla olan şahane diyaloğuydu.
Z.: Baba sen arabanın hangi lastiğini yaptırmıştın? Lastik patladı da...
Z.B.: Yavrum evladım ben sana bugün arabayı alma demedim mi?
Z.:(İşte Zeynep'in efsane cevabı) Baba ne alakası var? Sen bana bu sebepten dolayı alma dememiştin ki...
Sonra Zeynep açıkladı ki; babası park probleminden dolayı bugünlük alma demiş. Ama cevap şahaneydi gerçekten.
Neyse lastik oldu fakat bir baktık ki ARS metrobüse doğru giden grubun en önünde hızlı adımlarla arkasına bakmadan yürümekte. Bunun açıklamasını yapmayacağım. İleride kitap basıldığında ARS'ı tanımayan insanlar için her zaman anlaşılamayan veya tahmin edilmesi gereken bir nokta olarak kalacak.
Ali Haydar mı? Aaa o güzeldi. Ali Haydar güzeldi. Yemekler, hizmet, lezzet. Ama arkadaşlık bambaşka.
Çarşamba okul çıkışı ise tarihin en kalabalık gayrı-resmi aktivitesini gerçekleştirdik. Tam 9 kişi Beşiktaş'a yemeğe gitmeye karar kıldık. İnternetten bilet alırken yanlış bir karar sonucunda biletimi her hafta olduğu gibi 9 seferinden almak yerine 7 seferinden aldığımdan ben biraz erken kalkacaktım bu yüzden iskeleye yakın bir yer tercih ettik. 9 kişi olarak girdiğimiz mekanda 7 veya 8 tane macar kebabı siparişi verince ve gözlerimizde ki ışıltıya binaen yemekçi arkadaş "siz boğaziçili misiniz?" diye sordu. Ben de istemsizce "evet" dedim. 5 adım yürüme ve hesap ödeme süresi boyunca Boğaziçili zannedilmek çok da fena değildi açıkçası. Ben çok ivedi yemeği bitirip kalkışa geçtim ve otobüsün anında gelmesi ve trafiğin rahat akması sonucu gemiye yetişebildim.
Yemeğin ardından sınıfımızın en eğlenceli aktivitelerinden olan Tabu oyunu oynamaya geçildi. Beşiktaş'ımızın merkezi çarşı'nın arka sokaklarında yer alan bu cafe biraz kalabalık olsa da Avcılar Avrupa Cafe'ye göre daha tercih edilebilecek bir yerdi. İlk kez oynayacak Gülci ve Murat eğlencenin sinyallerini veriyorlardı.
Aslında yapılması gereken bu iki göbeksiz arkadaşı ARS'ın takımına koymak olmalıydı ama takımlar öyle olmadı. Biz tabii ki bu işin içinde ARS'ın parmağının olduğunu tahmin ediyoruz. Sonuçta kendisi metrobüste yanına bir kadının oturmasını ayarlama yeteneğine sahip bir arkadaş. Çünkü iki erkek yanyana oturduğunda bacaklarını açıyorlar ve sürtüşme oluyor. Neyse takımlar: (ARS-elif s.-ösge ve emel) (murat-gülci-elif m.-emin) şeklindeydi. Murat ve Gülci acemiliğin verdiği heyecanla tüm tabu kelimeleri tabu olmaktan çıkarırken, ARS'ın yaşadığı hazzı tarif etmek imkansızdı. Onların yaptığı her hatayı bulma görevi ARS'a verilmiş gibiydi. Emin'in handikaplı takımını bataklıktan kurtarma amacıyla teşebbüs ettiği zaman tutma hilelerini ARS bir başkomiser Behzat ç. edasıyla çözmekteydi aynı zamanda. Bu eğlenceli dakikalar erkek arkadaşıyla buluşmak üzere mekandan ayrılan Elif s.'nin gidişiyle biraz azalmış sonra eski heyecanlı dakikalara geri dönülmüştü. Elif s. ile geçen bir saat ve elif s.'siz geçen bir başka saat ile birlikte tabu için ayrılan sürenin de sonuna gelinmişti.
9 kişilik grubun 4'ünün anadolu yakasına, 4'ünün avrupa yakasının farklı noktalarına ve birinin de Bursa'ya dağılmasıyla bu haftalık da okul maceramızın sonuna gelinmişti.
Salı akşamı dışarıdaydık ama pek bir gelişme olmadı. Kısaca değinip Çarşamba'ya geçeyim. Bakırköy'e... Ya dur ya nasıl unutulur? Olmaz mı hiç yazılacak bir şey. Bizim gruptan bahsediyoruz. ARS'ın yaptıkları aklıma geldi derken arabayı hatırladım. Nereye gidelim ne yiyelim filan derken "süper İstanbul'lu" arkadaşlar Avcılar'dan Aksaray'a giderken Haliç Köprüsü kullanılmalı diye tutturduklarından Büryan Kebabından vazgeçtik ve Bakırköy'de karar kıldık. Ali Haydar...
Bir otomobil ve bir metrobüsümüz olduğundan her zaman ki gibi önce kızlar otomobile binecek yer kalırsa ARS binecek hala yer kalırsa Bursa'lı gurbetçi olarak ben de onlara eşlik edecektim. Ama son sözü araba söyledi. Hatta ondan ziyade çadırlarını sökerken çivileri zeminde bırakmış (Zeynep'in deyimiyle o.ç.şenlikçiler) söylemişti. Güneşin altında değiştirmemiz gereken bir lastik, işimizi görmeyen bir sigorta şirketi, açılamayan bijonlar bizim neşemizi kaçırmaya yetmiyordu çünkü bizim bir ARS'ımız vardı.
Stepneyi taşımaya çalışırken yerde gördüğüm Kont Dracula gölgesi bir an ayaklarımın boşalmasına sebep olduysa da bu ARS'tan başkası değildi. Havayı ancak 25-26 derece ısıtabilmiş olan mayıs güneşinin boynunu bronzlaştıracağından korkan ARS gömleğinin yakasını kaldırmış bizi izliyordu. Daha sonra ise bu taktiğin işe yaramayacağını söyleyip onu işkillendiren muzır arkadaşlarımız yüzünden bir söğüt gölgesi bulup onun altında dikilerek bizi izlemeye devam etti. Lastiği değiştirirken zorlandığımız anlarda bizi neşelendiren bir diğer konu ise Zeynep'in babasıyla olan şahane diyaloğuydu.
Z.: Baba sen arabanın hangi lastiğini yaptırmıştın? Lastik patladı da...
Z.B.: Yavrum evladım ben sana bugün arabayı alma demedim mi?
Z.:(İşte Zeynep'in efsane cevabı) Baba ne alakası var? Sen bana bu sebepten dolayı alma dememiştin ki...
Sonra Zeynep açıkladı ki; babası park probleminden dolayı bugünlük alma demiş. Ama cevap şahaneydi gerçekten.
Neyse lastik oldu fakat bir baktık ki ARS metrobüse doğru giden grubun en önünde hızlı adımlarla arkasına bakmadan yürümekte. Bunun açıklamasını yapmayacağım. İleride kitap basıldığında ARS'ı tanımayan insanlar için her zaman anlaşılamayan veya tahmin edilmesi gereken bir nokta olarak kalacak.
Ali Haydar mı? Aaa o güzeldi. Ali Haydar güzeldi. Yemekler, hizmet, lezzet. Ama arkadaşlık bambaşka.
Çarşamba okul çıkışı ise tarihin en kalabalık gayrı-resmi aktivitesini gerçekleştirdik. Tam 9 kişi Beşiktaş'a yemeğe gitmeye karar kıldık. İnternetten bilet alırken yanlış bir karar sonucunda biletimi her hafta olduğu gibi 9 seferinden almak yerine 7 seferinden aldığımdan ben biraz erken kalkacaktım bu yüzden iskeleye yakın bir yer tercih ettik. 9 kişi olarak girdiğimiz mekanda 7 veya 8 tane macar kebabı siparişi verince ve gözlerimizde ki ışıltıya binaen yemekçi arkadaş "siz boğaziçili misiniz?" diye sordu. Ben de istemsizce "evet" dedim. 5 adım yürüme ve hesap ödeme süresi boyunca Boğaziçili zannedilmek çok da fena değildi açıkçası. Ben çok ivedi yemeği bitirip kalkışa geçtim ve otobüsün anında gelmesi ve trafiğin rahat akması sonucu gemiye yetişebildim.
Yemeğin ardından sınıfımızın en eğlenceli aktivitelerinden olan Tabu oyunu oynamaya geçildi. Beşiktaş'ımızın merkezi çarşı'nın arka sokaklarında yer alan bu cafe biraz kalabalık olsa da Avcılar Avrupa Cafe'ye göre daha tercih edilebilecek bir yerdi. İlk kez oynayacak Gülci ve Murat eğlencenin sinyallerini veriyorlardı.
Aslında yapılması gereken bu iki göbeksiz arkadaşı ARS'ın takımına koymak olmalıydı ama takımlar öyle olmadı. Biz tabii ki bu işin içinde ARS'ın parmağının olduğunu tahmin ediyoruz. Sonuçta kendisi metrobüste yanına bir kadının oturmasını ayarlama yeteneğine sahip bir arkadaş. Çünkü iki erkek yanyana oturduğunda bacaklarını açıyorlar ve sürtüşme oluyor. Neyse takımlar: (ARS-elif s.-ösge ve emel) (murat-gülci-elif m.-emin) şeklindeydi. Murat ve Gülci acemiliğin verdiği heyecanla tüm tabu kelimeleri tabu olmaktan çıkarırken, ARS'ın yaşadığı hazzı tarif etmek imkansızdı. Onların yaptığı her hatayı bulma görevi ARS'a verilmiş gibiydi. Emin'in handikaplı takımını bataklıktan kurtarma amacıyla teşebbüs ettiği zaman tutma hilelerini ARS bir başkomiser Behzat ç. edasıyla çözmekteydi aynı zamanda. Bu eğlenceli dakikalar erkek arkadaşıyla buluşmak üzere mekandan ayrılan Elif s.'nin gidişiyle biraz azalmış sonra eski heyecanlı dakikalara geri dönülmüştü. Elif s. ile geçen bir saat ve elif s.'siz geçen bir başka saat ile birlikte tabu için ayrılan sürenin de sonuna gelinmişti.
9 kişilik grubun 4'ünün anadolu yakasına, 4'ünün avrupa yakasının farklı noktalarına ve birinin de Bursa'ya dağılmasıyla bu haftalık da okul maceramızın sonuna gelinmişti.
Etiketler:
arkadaşlar,
metrobüs,
okul,
tabu,
yemek,
yüksek lisans
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)