7 Ağustos 2014 Perşembe

Görülecekler listesinin değişmez başlığı 'Amsterdam'

Mayıs ayında iş için 2 gün geçirmem gereken Amsterdam'la ilgili haftasonunu da katarak 5 günlük plan yapmıştım. Sonuçta 2-3 akşam bir şehri tanımak için yeterli olmayacaktı. Ama tüm vaktini dolaşmak için harcayacak gezginlere dahi 4 günden fazla plan yapmalarını önermiyorum. Ki bunu para harcama limiti olmadan tüm müzelere giriş yapacaksınız gibi düşünerek söylüyorum. 4 tam gün fazlasıyla yeter.

Zaten az nüfusa sahip, küçücük bir şehir. Her yerde yazdığı gibi bisikletler şehri. Normalde bisiklet kullanan birisi zaten kesinlikle orada da kiralayıp gezmeli. Ama normalde kullanmayıp sadece dengede durmasını bilen gezginler dahi kaç gün kalacaklarsa bisikletlerini kiralasınlar her yere onunla gitsinler derim.
Bir bisiklet sevdalısı olarak benim söylemeden geçemeyeceğim tek şey bisiklettir bu şehirle ilgili. Diğer parklar, müzeler zaten onlarca yazıda, blogda anlatılıyor yıllardır.

i am amsterdam yazısını görmeden dönmem diyenler için.. Galiba şehirde 3-4 farklı noktada var o yazı. Ben iki tanesini Vondelpark'ın içinde gördüm. Bu park zaten görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Hemen yanında 'devlet müzesi' gibi bir şey var. Farklı bir şeyler arayanlar için belki çok bahsi geçmeyen, işkence müzesi diye bir yer var. Dam Meydanı'nın oralarda. Beni çok cezbetmedi ama, sonuçta kaç şehirde daha olabilir ki..

Gene buralara yakın -zaten hemen herşey birbirine çok yakın- çook eski bir "patates kızartmacısı" var. 1887'den beri... Patates sonuçta ama caddelerde dolaşırken iyi gidiyor.

Bir öneri.. Akşama kadar dolaştınız, çok yoruldunuz.. Basın pedallara, merkezden uzaklaşın. Yok böyle bir huzur. Şahane evler.. Jilet gibi caddeler.. İnsana ve bisiklete saygı.. 2-3 saat dolaşın öyle dönün otelinize. Zaten dümdüz caddelerde yorulma gibi durum yok. Bu arada bisiklet için, Macbike isimli bisiklet firmasını tercih ettim ben, şahane hizmet aldım. Diyeceksiniz ki, 10-15 euro veriyorsun, bisikleti kiralıyorsun.. Ne hizmeti? Öyle değil tabi canlar, aletin kalitesi önemli. Gece sokakta bırakıyorsunuz, bunun üzerinde iki tane kilit var. Depozito olarak pasaportunuzu bırakıyorsunuz, ama adamlar son derece güvenilir ve kurumsal. Yani hem bisikletiniz hem siz güvende olmuş oluyorsunuz. Ayrıca ana yerleri hemen merkez tren istasyonunun içerisinde. Tekrar tekrar dediğim gibi hiç yürümekle yorulmayın, hiç daha şehre indiğiniz ilk dakikalarda tramvay sistemini çözmeye çalışmayın. Taksiye zaten para bayılmayın. Bir harita ve bisiklet ile gidemeyeceğiniz yer yok.

Taksi demişken -biraz öğrenci mod'a geçiyorum- zaten inanılmaz pahalı bir şehir. Oteller 200-300 euro, normal bir yemek 30-35 euro, fast food 10 euro, tramvay bileti 3, 10-15 dakikalık taksi ise 50 euro civarı... Bu rakamları da az çok gitmeden önce bütçe yapmanız amacıyla yazıyorum.

19 Nisan 2014 Cumartesi

Bir daha mı Nyc? Olur..

Başlık hemen farklı bir düşünceye sevk edebiliyor. Ama hayır! Her ay iki günlüğüne gitme fırsatım olsa, yolda geçecek olan 2 günü düşünmem basar giderim new york'a...

Washington'da katılmam gereken bazı toplantıları bitirdikten sonra 3 günlüğüne new york'a geçme fırsatını geri tepemezdim. Cuma günü sabahtan güzel olarak nitelendirilebilecek Washington şehrini az biraz daha dolaşarak öğle 12'de Jfk uçağına atladım. Taxi yolunda kalkışa 1 dakika kala gelişen bir aksilik bizi tam 1 saat uçağın içinde bekletse de, canım bir tanem büyük elmam beni sadece 55 dakika uzaklıkta bekliyordu.

Geçen seyahatimde yetiştiremediğim 1 yıldır aklımda kalan yerlerin listesini çıkarmıştım. Otele yerleştiğim gibi metroya atlayıp listeye çizik atmaya başladım.

İlk durak - Little Italy: Nereden bineceksiniz bilmiyorum ama Essex st. durağına ulaşmanız gerekiyor bir şekilde. Sonra sokaklar sizin caddeler benim yürüyorsunuz. İnanılmaz. 4-5 katlı binalar.. Hatta 3 bazen.. İki bina arasından bakıyorsunuz, karşınızda one world building... Manhattan'ın bu kadar içindesiniz ama manhattan'ın bu kadar dışındasınız. Biraz daha yürüyorsunuz Chinatown.. İnsanlar kapı önlerinde muhabbet ediyorlar. Tam iş çıkışı. Çok farklı milletlerden insanlar sokaklarda. Aileleriyle birlikte evlerine gidiyorlar. Ben çok açım. Noodle mı pizza mı karar vermeye çalışıyorum. Önüme önce pizzacı çıktığı için, ufacık 2 masa 4 bar tabureli genç bir arkadaşın işlettiği mahalle pizzacısına girdim. Tabi enfes..

Bu şehirde tek bir planım vardı. Deliler gibi yürüyecektim. Soho'ya doğru çıktım. Oradan da Park Avenue'ye.. Hedef Grand Central... Tam havanın kararmasına yakın yolumuz kahrolası federaller tarafından kesildi. Evet her yerde polis araçları vardı. Ve kavşağın dört köşesinde birikmiş insanlar. Aynen şu konuşma oldu..

Ben: What's happening here?
O: President!

Ben o anda şok.. Hoop hemen köşeye dikildim. O obama buraya gelecek dedim. Galiba bir 30 dakika bekledikten sonra eşi ve kendisi araçlarının içinde önümüzden geçtiler. Ben de yoluma devam ettim. Ve karşımda new york'un önü kesilen tek caddesini kesen o iki hergele çıktı. Metlife binası ve GC. Kısa bir turdan sonra Rockefeller Binasına doğru yöneldim. Madem geldim neden elektronik eşya almıyorum düşüncelerindeyim. Hedef: PS4. Ama tabi saat 9.30 ve her yer kapalı. Starbucks'ta ufak bir dinlenme sonrası -eğer unuttuğum bir yer yoksa- otele doğru yönelme vakti gelmişti.

Sabah gene 7'de yollar beni bekliyordu. e herhalde böyle bir şehirde 3 saati uykuda harcamak yeterliydi. Bu sefer Madison Avenue.. Ve parkın altından geçerek batı bölgesi.. 1 saatlik yürüyüşün ardından arkadaşlarla buluşmak için ikinci caddeye geri dönecektim. 8'den itibaren yürümeye başlayarak kahvaltı için Magnolia Bakery'ye girdim. Enfes bir cupcake ve kurabiye kahve combosu yapıp, yenilenmiş enerji ile tekrar ait olduğum yere sokaklara döndüm. Arkadaşlarla buluşup ve onlara uyup biraz new jersey ve akşama da biraz Hudson River'da tekne gezisi ile bu günü de sonlandırmış olduk.

Gene şahane bir 3 saatlik uykunun ardından pazar sabahı rotamız Harlem'di. 42 st - 3 av otelin önünden başlayan yürüyüşümüz 125 sokağa kadar devam etti. O iki saat içerisinde arkanda 50-60 katlı gökdelenleri bırakıp o müthiş bölgeye doğru yürümek insana çok farklı duygular hissettiriyor. 125'i gördükten sonra bir yandaki caddeye geçip Malcolm X avenue'den geçerek Central Park'ın başlangıcına ulaşıyorsunuz. Tabi bu son aktivitenin tümü havanın tamamen aydınlık olduğu zamanlarda yapılması gerekmektedir.

Ve bundan sonra gene ufak tefek ziyaretler yaparak maalesef son ziyaretimi beni Jfk'ye ulaştıracak olan F train ve E train'a yaptım. Maalesef...
    

19 Ekim 2013 Cumartesi

5 days in nyc

Ön not: Bu yazı 5 günlüğüne New York City'ye gidecek ama benim iş yoğunluğum nedeniyle yanlarında olamayacağım süper insanlar-şahane çift-çok yeni evli-sıkı cimbomlu orhan ve esra'ya hem bir kolaylık hem de bir hatıra olması düşüncesiyle yazılacaktır. Fakat sadece onlar okuyacak ve kullanacak diye bir kural yoktur:) Çok çok araştırma yapmayayım ama pek sorun da yaşamadan 4-5 gün bu şahane şehri dolaşayım diyenler gözgezdirip işlerine yarayan kısımları alabilirler. ama uyarayım imla kurallarına pek dikkat edilmeyebilir.

Canlar, jfk'ye indiniz işlemleri hallettiniz yerel saat 18.00 suları olacak. hemen airtrain'e doğru yönelin. airtrain jfk terminalleri arasında yolcuları taşıyan sistem. bu ücretsiz. ona binip jamaica station'a gideceksiniz. jamaica station ise sizi new york metrolarına bağlayan ilk durak. gördüğünüz bir büfeden veya otomatik makinalardan doldurulabilir manyetik kart alın. içine en azından bi 15-20 dolar atın çünkü 1 hafta esraya lazım olacak. aslında 1 haftalık sınırsız geçiş kartlar da var ama pek bulunmuyor. bulabilirseniz ondan alın 1 tane. orhan sen turnikenin üstünden atla:) dediğim gibi q4 hosteli kesinlikle öneriyorum. başka bir şey seçip riske girmeye gerek yok. şu anda geceliği 110 tl. 5 günlük yer ayırtın. bu esnada yüzde 10 unu ödüyorsunuz. otele giriş yapınca geri kalanını ödüyorsunuz. ama gene yüzde 10 gibi bi kdv ekliyorlar. abd'de gördüğünüz her fiyat kdvsiz fiyat. o kdv eklenecek:) seçim yaparken 4 veya 6 kişilik female dorm room seçin. wireless var, havlu veriyorlar. tabi şampuan sabun filan yok. orhan galiba sen esrayı buraya bırakıp jersey e geçeceksin. oraya nasıl gidilir bilmiyorum ama (siz oraya gidip asıl şehrinize dahi yerleştiğiniz zaman yani ben bu yazıyı bloga gönderirken nasıl gidildiğini öğrenmiş oldum, çok da kolaymış... jfk'den tren istasyonuna servisler oluyormuş, e metro zaten var, ikisinden birini kullanıp istasyona gidip oradan da taam senin gideceğin kasabaya kadar tren varmış, o istasyondan da taksiye atlayıp 3-4 dakika içerisinde otelde olabiliyormuşsun...) neyse; hostel için, jamaica station dediğim yerden bi 3 dk. yürüyerek gene aynı sistem içerisinde sutphin blv - archer ave dene yere yürüyorsun. wtc tarafına giden E trenine biniyorsun. 5 durak sonra queens plaza da in. hemen 1 dk. yürüyorsun cadde üzerinde köşede binayı görüyorsun. girin, kaydı yaptırın, orhan sen de odayı bi gör için rahat etsin. seveceksiniz. acıktık, ayrılmadan önce birşeyler yiyelim biraz ağlaşalım derseniz hemen cadde karşısında güzel pizzacı var. veya onun yanında kfc benzeri bir yer var. ortalama kişi başı 9-10 dolares. e hadi artık geç oldu, orhan daha 2 belki 2,5 saat yol gidecek. karşıya geçin; kızı ve 500bin doları bırakıp uzaklaşın. polise haber vermeyin. evet esra, kaldın yalnız... biliyorum çok üzgün, heyecanlı, yorgun ve jet-lag sın. hemen uyumaya çalış. sabah 7'de kalk. dolu dolu geçireceğin 5 günün var.

1.gün: direk bas git wtc'ye. manhattan ın merkezi. dün gece yatmadan önce wtc'nin sitesine girip visitor kaydı yaptır. bi çıktı al. bununla gireceksin. hem yıkılmış binaların yerine yapılmış anı duvarlarını gör hem de yeni binaları... çık oradan sokak sokak yürü. hemen her sokakta ayrı bir bina ayrı bir güzellik var. trinity kilisesi, wall street, abd bağımsızlık bildirgesinin imzalandığı bina, vs. bunlar hep yanyana. aşağı manhattan da. hemen nehrin kıyısına in, şöyle bi köprüleri izle. sonra sağa doğru yürü, özgürlük heykelinin bulunduğu adaya "liberty island" a giden ferry ler var. ama ona binme çünkü hemen ileri de ücretsiz olanları da var. onları bul. bu arada o heykelin tepesine çıkmak için de kayıt olman gerekiyor. dün akşam yatmadan onu da yap... zaten buradan gelmenle akşama yaklaşacaksın. karanlıkta sokakta kalma pek, ne olur ne olmaz. atla metroya direk hostele.

2.gün: gene lower manhattan dayız. 5th avenue... baştan başa yürü. aman allahım.. o mağazalar, o binalar, o gökdeleneler... sonra gir empire state building e. off aman yarabbi. bileti içeriden alıyorsun. dışarıda ki seyyar elemanlara boşa para kaptırma. başka bir gökdelen daha göreyim diyorsan rockefeller binası var. belki daha ucuz olabilir. ama bence esb yeterli. köşebaşlarında türk, mısırlı, faslı elemanlar hotdog yapıyorlar. 1-2 dolar. mutlaka ye. kahvaltı biliyorsun hiç yok. ister corn flakes al her gün kendin yapar yersin. aksi takdirde marketten çikolata, süt, meyve suyu:( pork, ham, forest ham, pepperonni, sassuage, italian salami... bunlardan uzak duruyoruz. zaten heryerde halal food diye filan yazmışlar, onlar bizden fazla dikkat ediyorlar.

3.gün: central parkkkkk. inanılmaz. burası gene 5th avanue ya çook yakın. haritada taam ortada. gir dolaş, kafanı dağıt. çook arkalara doğru gitme. zaten çok büyük, yorulacaksın. tam ortasında müzeler var. ben metropolitan müzeyi gezdim. şahane. number 1. öğrenci 10 dolar mı ne... ama 6 saat filan dolaşıyorsun. 3. gün bitti.

4.gün: times square. bu da çok yakın. zaten her yer birbirine yakın. önemli olan, yüremeyi sevmek. yürümeyeceksen de metroları kullanmayı iyi bilmen gerekiyor. bi metro şeması al bilet aldığın yerden ilk. hangi metro nereye gidiyor... ki zaten duraklarda da çok açık yazıyor. zaten galiba toplamda 2 veya 3 tane hattı kullanıyoruz galiba. hepsini geç google, şahane bu konuda. direk yaz from x to y diye. sana hangisini binecen nereden binecen, kaç dakikada bir.. hepsini yazıyor. telefonunu kullan. özellikle internetini. nasılsa hat alacan gittiğin gibi al. internet lazım. rahat gezersin. he bağlanamadın, veya çook yoruldun. ama birşey içmeyecen. gir starbucks a. hemen gir, çekinme. otur, interneti kullan, wc yi kullan. telefonu şarj et. times da yarım gün ancak geçer. oralarda çok güzel tiyatrolar, müzikaller var. 50 dolares civarı. severim dersen birini izle. ben ıykhhh tabiki o güzelim sokaklarda dolaşmak varken, müzikal izlemedim. bak orada m&m mağazası var. gir içeri. 4 kat. şahane.. kocana bi yarım kilo bonibon al. sever öyle şeyleri. ama yarım kilo alma, çok fazla oluyor...

5.gün: madame tussauds.. bu da 42th cadde de. yani bu da times a çook yakın. ben dolaşmadım, ama aklımda kaldı... sen de istiyorsun zaten, gir.  yarım gün sürer... başka neresi aklında kaldı dersen. ben bir de colombia univercity e gidip görürdüm... başkaa, harlem'e giderdim, temizlendi diyorlar ama sen gene de gitme... bir de grand central... oraya da gitmek isterdim ama vakit kalmadı. bu da 5th caddeye çok yakın. gidilesi biryer.

böyle işte... sonra cuma akşamı jersey'e nasıl gideceksin artık onu orhancığıma sorarsın:)
dolaşırken beni ara. ya 123 numara nereden geçiyordu diye sor. şuraya nasıl giderim de. şuralardayım nereye gitsem iyi de:(

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Micro Interrail - 2 (Auschwitz Günü)

Şimdiye dek okuduğumuz kitaplardan, izlediğimiz filmlerden dolayı çok aşina olduğumuz bir konu bir yer Auschwitz. En çok görmek istediğim yerlerin başında gelse de, "Avrupa'ya gidersem Batı Avrupa'ya giderim, doğuyla işim olmaz" düşüncesinde olduğum için bu kamp benim için hep görülmesi biraz zor ihtimalli olan yerler arasındaydı. Ama Varşova'dan dahi 300 km'den fazla bir yol gitmeniz gerekeceği için en azından Almanya'ya gitmeniz halinde bir şekilde buraya da geçmenizi öneririm.

Evet dediğim gibi uzaklık 300-350 km. Trenle gidiyoruz. Ve aktarma yapacağız. Tabi orada da geçireceğimiz zaman var. Yani uzun lafın kısası kamp için tam bir günümüzü ayırıyoruz. Eğer vaktimiz müsaitse ve sıkıştırmak istemiyorum derseniz gezi planınıza Krakow'u ve Auschwitz'te bulunan tuz madenini de ekleyip 2-3 günlük bir plan yapabilirsiniz.

Gün belirleme gibi bir sıkıntımız yok. Kamp, noel ve yılbaşı günü hariç 363 gün açık. Normal mesai saatlerine uyuyorlar tabii ki. Ama tabi her şey olabilir çok uzun bir yoldan bahsediyoruz o sebeple en güzeli yola çıkmadan önce http://www.auschwitz.org/ sitesinden anlık bilgileri kontrol etmek olacaktır. Sitede göreceğiniz gibi bilet almaya gerek yok. Ziyaret ücretsiz. Fakat burada bir nüans var. Tabii ki çoğu kişi bir rehber eşliğinde dolaşmak istiyor ve bunun çok ufak bir ödemesi var. Gene de rehber istemiyorum diyenler için ise (tahmin edileceği gibi rehber ücreti ödemeyip, rehberli gruplara katılımı önlemek için) rehberlerin çalıştığı saatlerde girişi yasaklamışlar. Yani saat 3'ten önce bir gruba dahil olmadan müzeye giremiyorsunuz. Rehber ücreti ise öğrenciler için sadece 30 zloti, yetişkin 40 civarı bir şey olmalı. Bir de büyük çanta getirmeyiniz yazıyor. Kapıda emanetçi var. Ama ben getirmediğim için nedir ne değildir bilmiyorum. Belki de normal bir sırt çantasını içeri alırlar, orası muamma.

Varşova'da zaten yüzde 99 merkez tren istasyonuna çok yakın bir yerde kalıyor olacaksınız. Sabah ilk tren 5:45 civarı kalkıyor. Yürüyebileceğimiz için taksi gibi bir alternatif düşünmemize gerek yok. Bileti bir gün önce almanızı öneririm. 15-20 tane gişe olmasına rağmen çok fazla sıra oluyor. Gişe görevlileri İngilizce bilmiyor. Yapılması gereken şey ne istediğinizi kaldığınız oteldeki görevliye söyleyerek bir kağıda yazdırmak. Veya daha önce de söylediğim gibi zaten İngilizce soru soran biri çıksa da yardım etsem diye bakan Polonyalı bir genç yakalamak. Aksi takdirde saçma sapan el hareketleriyle anlaşarak bilet almak 20 dakika filan sürüyor. Alacağımız biletler 2 parça; Varşova'dan Krakow'a ve Krakow'dan Auschwitz'e olacak. İkinci biletin zamanı olmuyor, gün içerisinde kalkan herhangi bir trene binebiliyorsunuz. Ama Krakow'a indikten sonra 30 dakika içerisinde kalkan bir tren var, onu yakalamanızı öneririm çünkü zaten zor yetişecek bir de burada 1-2 saat kaybetmenin anlamı yok. Tek yön 2 biletin ücreti toplam 70 zloti. Eğer ISIC card'a sahipseniz öğrenci indirimi yarı yarıya oluyor. Sabah gidişte bir ve dönüşte bir adet express sefer var, Krakow'a kadar. Ama neredeyse 2 katı oluyor ücret ve saatlere baktığımızda çok da bir esprisi yok. O sebeple önermem, gerek yok. Dönüş biletlerinizi buradan alamıyorsunuz. Ama Krakow'a indiğinizde o yarım saat sonra olan treni beklerken hemen ana binaya gidip alın derim. Orada da biraz sıra oluyor ama yarım saat yeterli. Ana binaya giderken 2 tane ufak kiosk göreceksiniz. Boşuna oralarda sıra bekleyip vakit kaybetmeyin. Hem bu bileti kesmiyorlar hem İngilizce bilmiyorlar. Gitmemiz gereken yer bildiğimiz büyükçe bir bina. Yan yana 5-6 tane gişe var. Orayı bulmalıyız.

Buraya kadar geldiğimiz tren güzel sayılabilecek bir trendi. 8 kişilik odaları var. Koltuklar yatmıyor tabii ki. Ama hızlı ve havadar. Fakat ikinci bineceğimiz tren daha eski ve yavaş. Yanınıza kolonyalı mendil, soğuk içecek ve mideyi rahatlatacak yiyecekler alabilirsiniz. Tıngır mıngır gideceğiniz 2 saatlik yol sizi bekliyor. Tren yolculuğu toplamda 5 saat sürüyor ve 11:15 gibi Auschwitz garında oluyorsunuz. Yapmanız gereken şey gar kapısından çıkıp tam karşınızdaki caddeden yürümek. 15 dakika yürüyorsunuz yol biraz sağa doğru sapar gibi oluyor, park gibi ufak bir meydanın içinden geçiyorsunuz. Ama farklı şeyler hayal etmeyin, bu yürüyüş boyunca 15-20 kişi filan göreceksiniz yolda. Parkı geçince ufak bir Auschwitz tabelası göreceksiniz. İşte geldiniz... Gardan taksiye binseniz de 10-15 zloti gibi bir şey ödeyeceksiniz. Kampta yarım saatte bir İngilizce turlar başlıyor. Ama yoğunluğa göre bu 1 saate de düşürülebiliyor galiba. Açık mekan olduğundan rehberi duymak zor ve aynı anda bir çok grup olduğundan rehberler çok kısık sesle konuşuyorlar; bu yüzden herkese bir kulaklık veriyorlar, hiç bir duyma sıkıntısı yaşanmıyor.

Kampın içini anlatmıyorum, dediğim gibi zaten yıllardır kafamızda canlandırdığımız olayların gerçekliği... Nizami bir şekilde inşa edilmiş aynı tip binalara dokunmak, bir zamanlar Hitler'in, Mengele'nin, SS subaylarının, katledilen insanların bastığı taşlara basmak... Gaz odasına gönderilmeden kesilen saçların firmalara gönderilirken kesilmiş fatura veya yapılmış anlaşmalarını görmek, veya daha kötüsü zaman kalmadığından son günlerde kesilmiş fakat gönderilememiş saçları görmek.... Çocukların oyuncaklarını, annelerinin çantalarını, babalarının bavullarını görmek... 9-10 tane binayı dolaştırıyorlar, her birinde farklı bir konsept var tabii. Son olarak gaz odasına giriliyor. Hemen yanında ise krematoryum var. Bu tur 2 saat civarı sürüyor. Buradan çıkıp Birkenau kampına geçiliyor. Yarım saatte bir kalkan otobüsler var. Normalde grup olarak aynı otobüse biniliyor ve aynı rehber size orayı da gezdiriyor. Ama buraya dikkat. Akşam son sefere bilet alsanız dahi -ki bu tren saat 4 gibi kalkıyor- bu saatten sonra ikinci kampa gidip treni yakalamanız zora giriyor. Şunu da hatırlatmam gerek; eğer değişmemişse ve ben yanlış görmediysem Auschwitz'ten biraz daha geç kalkan ve geceyarısı 3 gibi Varşova'da olan bir sefer daha olabilir. Ama ben gece o saatte yabancı olduğum bir şehre gitme gibi bir risk almak istemediğimden o trenle hiç ilgilenmedim ve biletimi 4 gibi kalkan trenden aldım. Bu sebeple gruptan ayrılıp otobüse bindim ve ikinci kampa yalnız gittim. 10 dakika sürüyor. Şu meşhur tren yolu ve gene o meşhur büyük kapı işte burada. Burada da daha küçük baraka tarzı yapılar var ama gene çok fazla ve muntazamlar. Rehber olmadığında bilemiyorum tabi ama şu "bitlenen esirleri bir barakaya atıp yaktılar" olayı burada gerçekleşmiştir diye tahmin ediyorum. Buradan da tekrar Auschwitz'e yarım saatte bir otobüsler kalkıyor. İsterseniz oraya geçip gara yürüyebilirsiniz, isterseniz gene 10-15 zloti vererek taksiyle direk gara geçebilirsiniz.

Dönüşte Krakow'da biraz daha fazla bekliyorsunuz. Galiba 1 buçuk saat... Bu esnada hemen 10 dakika yürüyerek old city'e gidip şöyle bir bakınabilirsiniz veya hemen gardan altgeçitle bağlanan avm'ye girip karnınızı doyurur, yolluk bir şeyler alabilirsiniz. Gece 22:30 gibi Varşova'ya ulaşıyorsunuz. Vakit çok geç olmuyor olsa da sokaklar zaten güvenli, otelinize doğru yorgun ama çok önemli bir gün geçirmiş şekilde yürüyorsunuz.

2 Mayıs 2013 Perşembe

Micro Interrail

Bu yazı, bugünlerde Polonya gezisi yapmayı düşünenler için internette güncel bir kaynak olması amacıyla yazılmaktadır...

Bir cumartesi günü son derece aylak olduğum dakikalardan birini daha yaşamaktaydım. Sol elim kafama destek oluyordu diğeri ise internette vakit geçirmemi devam ettirmek için mouse'u oynatmaktaydı. Ve işte o anda ufak bir iş gezisi için Polonya'ya gidebileceğimi; arda kalan zamanda ise Varşova'yı Krakov'u ve özellikle Auschwitz kampını gezebileceğimi farkettim. Vize işlemlerini gerçekleştiren vfsglobal firmasının hemen salı gününe randevu vermesi ve azaltılan vize evraklarını benim birkaç dakika içince tamamlamamla bu güzel gezi için ilk adımı atmış oldum. Vize tahmin ettiğim gibi 7 günde geldi. Hemen uçak ve otel rezervasyonlarını satışa çevirip 5 gün sonra yola çıktım.

Thy'nin günde bir kez karşılıklı düzenlediği sefer var Varşova'ya. Pol Airlines de Thy'ye paslıyor uçuşlarını. Uçmayı çok sevdiğimden belki, uçuş sürelerine pek dikkat etmem ama galiba 2 saat 5 dakika sürüyor. Chopin havaalanı modern ve çok şirin... Şehri seveceğimi buradan hissettmiştim. Polonya'da hala Euro'ya geçiş gerçekleşmediği için şehirde zloti kullanmanız gerekiyor. Zlotiyi Türkiye'de bulmak imkansız gibi. Belki kapalıçarşıda... Ama ben zaten her şeyi son dakikada yetiştirdiğim için bir de gidip zloti arayamadım. Fiyatlar neredeyse Türkiye gibi. Ulaşım, yemekler, market, otel, giyim, hatta elektronik... Sadece cep telefonlarında vergi olmadığı için %25 ucuz. Laptoplarda ise %15 gibi bir ucuzluk vardı galiba. Buna göre hesaplayıp Euro götürün yanınızda. Tabi her havalimanında olduğu gibi burada da para değişiminde çok zararlı duruma düşüyorsunuz. Burada 1 Euro 3,50 zloti iken şehir merkezinde 4 zloti.

Şehir merkezine 175 numaralı otobüs ile gidilebiliyor. 1 bilet 4,40 zloti. Galiba one day pass bilet de var ama pek gerekeceğini zannetmiyorum çünkü her yere yürüyorsunuz. Ama ille de alacağım derseniz fiyatı 24 zloti gibi bir şey olması lazım. 15 dakika içerisinde şehir merkezine ulaşıyoruz. İlk gördüğünüzde acaba Ankara'ya mı geldim diye şaşıracaksınız... Tam merkezde büyük bir kavşak ve Stalin'in Empire State Building'den esinlenerek yaptırdığı gökdelen var. Ama 33 katlı... 30. katı turizme açmışlar. Çıkış ücreti yetişkin 18 zloti, öğrenci 12 zloti. Beklendiği gibi Polonya halkı Stalin'den nefret ediyor. Şöyle bir sözleri var: Varşova'nın en güzel yeri Stalin Sarayı'dır. Çünkü buradan tüm şehri görürsünüz ama sarayın kendisini görmezsiniz. Gökdelenin hemen dört bir yanında ise farklı müzeler, tiyatro ve sinema salonu var. Gene hemen bu bölümün karşısında ise şehri en büyük avm'sini görüyoruz. Para değişim bürosu burada. Yani bildiğimiz dövizci canım... Food court'u alışageldiğimiz gibi. Bu arada ben döner isterim derseniz hemen dışarıda iki tane dönerci de var.

Benim müzelerden olduğu kadar sokaklarda dolaşmaktan da inanılmaz keyif alan bir yapım olduğundan saatlerce yürüdüm durdum. Son derece keyifli burada yürümek. Bir Konya, Ankara havası olduğundan zaten bisiklet de çok yaygın. Vızır vızır dolaşıyorlar ve herkes kiralayabiliyor.

Şehri 4 kısma ayırabiliriz. Birini anlattık. Diğeri ise tabii ki old town. Yürüyerek 10 dakika sürüyor gitmesi. Hergün saat 11.00'de tam ortasındaki heykelin önünden ücretsiz tur başlatıyorlar. Adı Orange Umbrella Tour. Muhtemelen belediye tarafından görevlendirilmiş bir arkadaş sizi o civarda görülmesi gereken yerlere götürüyor. İnanılmaz zevkli ve faydalı.

3.kısım ise Praga denen yer. Ama galiba bizim Tarlabaşı gibi bir yermiş. Kesinlikle gitmeyin diye tekrar tekrar uyarıyorlar. 4.kısımı hatırlayamıyorum şu an...

Auschwitz Kampına nasıl gidilir, nasıl gezilir... Bunu da bir sonraki yazıda ele alalım.

7 Mart 2013 Perşembe

Venezuela’da Chavez döneminde neler oldu?

Venezuela ekonomisi on yılda yüzde 47.4 büyüdü. sadece 2012 ilk döneminde büyüme oranı yüzde 5.6 olarak açıklanmıştı. 

Yerel sorunlarla ilgilenen 30 bin yerel halk konseyi oluşturuldu, halkın sosyal sorunların tespit ve çözümüne doğrudan katılımı sağlandı. 

Son on yılda sosyal hizmetlere ayrılan bütçe yüzde 60.6 oranında artırıldı. (772 milyon dolar) bütçenin yüzde 42.3’ünü sosyal yatırımlara ayrıldı. 

Eşitsizlik yüzde 54, yoksulluk yüzde 44 oranında azaldı. 1996 yılında yüzde 40’a ulaşan aşırı yoksulluk oranı yüzde 7.3’e düşürüldü. 

İşsizlik yüzde 11.3’ten yüzde 7.7’e düştü. sosyal güvenceye sahip olanların sayısı üç kat arttı. 

Misyon adı verilen sosyal programlardan 20 milyon venezuela vatandaşı yararlandı. 

Chavez öncesinde ciddi bir sorun olan okuma-yazma sorunu unesco verilerine göre tamamen ortadan kalktı. 

Parasız eğitim sayesinde bugün venezuelalı anaokul yaşındaki çocukların yüzde 72’si anaokuluna gidiyor, ilköğretimde okullaşma oranı yüzde 85. 

Binlerce yeni okul inşa edildi. devlet okullarında öğretmen sayısı beş kat arttı, 65 binden 350 bine ulaştı.

Bolivarcı üniversiteler adıyla yeni ve ücretsiz üniversiteler kuruldu. üniversiteye devam eden gençlerin oranı yüzde 83’e yükseldi ve bu bakımından venezuela latin amerika’da ikinci, dünyada ise 15. sırada bugün. 

1998 yılında nüfusun yüzde 21’inin yetersiz beslenmeden mustarip olduğu ülkede, bu oran yüzde 5’e indi. gıda tekellerinin pahalı ürünleri karşısında, üretimi ucuz gıdaların satıldığı mercal isimli süpermarket zinciri oluşturuldu. 

1980’lerde gıda ürünlerinin yüzde 90’ı ithal edilirken bu oran yüzde 30’a düşürülmüş durumda. 

Bugün 4 milyonu çocuk 5 milyon venezuelalıya okullarda ücretsiz gıda sağlanıyor. 

Son bir buçuk yılda yoksullar ve orta gelirliler için 250 bin ucuz konut üretildi. 

Çocuk ölümlerinin oranı binde 25’ten binde 13’e düşürüldü. 

Nüfusun yüzde 96’sının temiz suya ulaşımı sağlandı. 

1998 yılında 10 bin kişiye düşen doktor sayısı 18’den 58’e yükseldi. 

Sadece barrio adentro isimli ücretsiz birinci ve ikinci basamak sağlık hizmeti verilmesini içeren programla ülkeye gelen 8 bin 300 kübalı doktor, 7 bin klinik kurdu, bu kliniklerde 1.4 milyon insanın hayatı kurtarıldı. 

Son 6 yılda 19 bin 840 evsiz sokakta yaşamaktan kurtarıldı. 

Özel sübvansiyonlar sayesinde normal fiyatların yüzde 34-40’ı arasında daha ucuz satış yapan kamu eczaneleri ağı oluşturuldu.

13 Şubat 2013 Çarşamba

Portakal suyum olmadan uçamıyorum

90'lı yılların sonlarında yaptığı gösterilerinde bu cümleyi kullanan Cem Yılmaz'a gülüyorduk. 5-6 gündür THY ile ilgili yapılan konuşmalar da bana bunu hatırlatıyor.
Bu kadar basit ve saçma bir kaynağa sahip olan bu tartışma, beklediğim gibi 2 gün içerisinde dinmeyip bugüne kadar uzayınca beni de -uçaklara ve havacılığa karşı ilgili biri olarak- bir şeyler söylemeye zorladı.

Öncelikle tartışmanın çıkış noktası olan şu saçma kıyafetleri es geçmek istiyorum. Kim oldukları dahi bilinmeyen 4-5 mankene giydirilmiş, neresi olduğu bilinmeyen bir mekanda muhtemelen bir cep telefonu kamerasıyla çekilmiş kostümlerin resmine bakarak, THY gibi bir firmanın kıyafet reformu yapacağına ihtimal vermediğimden üzerine konuşmaya gerek görmüyorum. Gelgelelim çok eski fotoğraflarda ki şıklığı görüyoruz; bunun üzerinde son kreasyonunu Vakko firmasına hazırlatıp gene şıklığına devam eden yönetim böyle basit bir iş yapacak olamaz.

Alkol servisinin durdurulması olarak lanse edilen olayın iç yüzüne bakacak olursak:
THY şimdiye kadar iç hat uçuşlarında business class'ta, dış hatlarda ise her 3 class'ta da alkol servisi yapmaktaydı.
İç hatlarda 36 noktanın zaten sadece 16 tanesinde business class bulunmaktadır. Şimdi bunların 10 tanesinde alkol servisi durdurulmuştur. Az çok lojistik bilgisi bulunan bir kişi her seferde yüklenen fakat çok az tercih edilen hatta hiç istenmeyen ürünlerin uçağa yüklenmemesinin ne kadar mantıklı olduğunun farkına varabilir.
Kalan 6 hatta alkol tüketildiğinden alkol servisine devam edilmesi de bu iddiayı kanıtlar niteliktedir.

Dış hatlara gelecek olursak ise aynı tablo gene karşımıza çıkmakta. 183 noktaya uçan ve sadece 8 noktada içki servisini durdurup geri kalan 175 noktada devam eden bir anlayış var. Bunu o destinasyonların yolcularının alkol almak istememeleriyle direk alakası olduğunu kestirmek güç olmasa gerek.

Rakamları bırakıp şimdi işin aksiyon yönüne bakalım:

Yani öyle bir yaygara koparılıyor ki, sanki tüm Türkiye THY ile uçuyor ve de hep business uçuyor, alkol almadan da uçamıyor. Yani bu bir ikram adı üzerinde. Adam verirse yersin, içersin vermezse sen bana neden ikram vermiyorsun demezsin. İn aşağıya ne içmek istiyorsan iç. Hayır onu da geçtim Türkiye'nin hemen her noktasına gitmiş biri olarak ben daha bir kez dahi business uç-a-madım. Ama öğrencisi, askeri, işe yeni girmiş genci herkes business müdavimiymiş çok şaşırdım. Üstelik hep de şu kaldırılan 10 noktaya uçuyorlarmış, o da ayrı bir konu.

Toparlayacak olursak. Rakamlara baktığımızda bunun bir içki yasağı olmadığını çok net görüyoruz. Benim için havayolu tercihimde etkili faktörler, servis kalitesi, hosteslerin kıyafetleri ve güzelliği, reklamlarda oynattığı yıldızlar veya yönetim kurulunun inançları değil; uçaklara gerekli bakımların yapılıp yapılmadığı, uçakların yaşı, güvenlik önlemleri ve bayrak taşıyıcı havayolu olup olmamalarıdır.

16 Ocak 2013 Çarşamba

26 yıl sonra gelen ödül

Çocukluğumdan buyana ABD benim için hep ulaşılması gereken bir nokta, görülmesi gereken bir yer, yaşanılması gereken bir macera olarak zihnimde yer etmekteydi. Amerikan rüyası demek istemiyorum çünkü öyle bir hayranlık değildi, ama seviyordum onları. Eyaletlerini, insanlarını, özellikle 90-91'de Türkiye için hayal olan o gökdelenlerini, filmlerini, dizilerini; araştırıyordum, inceliyordum, izliyordum.

Aslında zor gibi görünüyordu gitmek, görmek. Üniversitenin ilk yıllarında mesela, ilkokula giderken saçlarını Bart Simpson gibi tarayan, şimdi ise Paul McCartney stili dolaşan bendeniz için ABD olmayacak birşey değil ama nasıl olduracağını bilemediğim birşeydi.

Ama bizim herşeyi bilmemiz gerekmiyor. Çünkü insanlar plan yapar, Allah yukarıdan onları izleyip güler. Bir pazar sabahı telefon çaldı. "Benimle iki hafta sonra iki aylığına Seattle'a çalışmaya gelir misin?" diyordu karşıdaki ses. İki saniye düşündüm ve onayladım. Vizeye başvuruldu, biletler alındı, işler bitirildi, sorumluluklar devredildi ve bir kasım gecesi 12'de, 3 günlük yolculuğun ardından -ben her noktasından iflas etmek üzere olan bir vücutla- 3 kafadar bir yol kenarında hamburgerlerimizi yemekteydik.

Sabah kalktığımda perdeyi araladım, şöyle bir arabalara baktım, yolları inceledim, tabelaları okudum. Ve şöyle dedim, "Olum, Amerika'dasın..."

2 aya yaklaşan Washington eyaleti günlerine sonra gelebilirim ama öncelikle çocukluk aşkımdan bahsetmek istiyorum. Adı NYC. Benim yoğun, yorucu, yalnız, karışık ve bazen sıkıcı Olympia günlerimde bir ödül olarak düşlediğim, o sıkıntılardan sıyrılmamı sağlayan kıymetlim. Hiç bir plan yoktu kafamda. Gidecektim. Varış ve ayrılma günleri dahil 3 gün sürem vardı ve NYC beni bekliyordu. Gerçekten bekliyordu ve hazırlanmıştı çünkü ocak ayının başında yağmursuz, karsız, rüzgarsız ve güneşliydi. Kennedy'ye indiğimiz dakikadan itibaren benim için şehir başlamıştı. İlla ki müze göreceğim, köprüye gideceğim, Özgürlük Anıtının tepesine çıkacağım gibi koşullanmalarım yoktu. O metroya binmek, kalacağım yeri bulmak, yerleşmek, yemeğe çıkmak, sokaklarda yürümek...26 yıllık planlar uygulamaya konulmaktaydı. Bu yazı yaptığım şeyleri gördüğüm yerleri anlattığım bir yazı gibi olacaksa da, 2 günde NYC nasıl dolaşılır gibi düşünceleri olanlar için de bir kaynak olmasını isterim.

Sabah gün aydınlandığı gibi otelden çıkmalıydım. Long Island'daydım ve Ground Zero'dan başlayacaktım. Elimde sadece, içinde kart olmadığı için gps'ini kullanamadığım ama fotoğraf çektiğim bir cep telefonu vardı ve enteresandır hiç aksilik çıkmıyordu. Wall Street'in hemen altında boş bir meydanda toplanmış satış arabalarının birinden felafel aldım ve banka oturup kahvaltı yaptım. Aslında böyle anlatmak gerçekten çok zor çünkü attığım her adım, geçtiğim her sokak birşeyler ifade ediyordu. Oradan Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinin imzalandığı binaya geçtim. Gene oraya çok yakın ünlü Trinity Kilisesi'ni dolaştım. Bu arada Hristiyanlıkta da bizim gibi bildiğimiz beş vakit namaza benzer şeyler varmış. Yani öyle "oh, hristiyanlık ne rahat pazardan pazara git kiliseye ilahi oku gel" demekle olmuyormuş. (Trinity'nin girişinde kapıda vakitler yazıyordu, oradan biliyorum.) Yürüyordum, sadece yürüyor ve caddelere binalara bakıyordum. Nehrin kenarına kadar indim. Brooklyn Köprüsü'nü izledim. Staten Island'a giden feribotların kalktığı limana gittim. Dolaştım, dolaştım...

Ve sırada Empire States Building vardı. Ona da çok kolay ulaştım, çıktım tüm şehri dakikalarca seyrettim. Gene geç bulduğum erken kaybettiğim ama yakında tekrar görüşeceğimiz arkadaşım Nazlı'nın mutlaka görmemi tavsiye ettiği 5D şehir turu gibi birşey olan filmi izledim. Müthiş keyif aldım. Sıra fifth avenue ve central park'a gelmişti. Tüm caddeyi boydan boya yürüyerek, köşelerden hotdog alarak, binaları izleyerek, bazı mağazalara girerek parka kadar yürüdüm. Bir iki gün önce bir dizide bir çiftin evlendiği ve benim imrenerek izlediğim noktadan bugün yürüyerek geçiyordum. Bisiklet grupları antrenman yapıyor, buz tutmuş gölde her yaştan insan paten keyfi yaşıyordu. Tabi insanoğlu hep daha fazlasını istiyor. O anda benim de aklıma onların birer NewYorker olduğunu benim ise 48 saat sonra bu rüyadan uyanacağım gelmişti. Kuzeye doğru devam ettim, hava kararmaya başlamıştı ve ben MET'e ulaşmıştım. Şehre gitmeden önce şehirle ilgili konuştuğum tek New York'lu arkadaşımın bana ettiği 2-3 tavsiyenin birisi şuydu. "Sakın müzeye aç girme." Tamam çok tok değildim ama bu kadar da olacağını tahmin edememiştim.

1- Müze bitmiyor.
2- Kesinlikle her yeri her şeyi göremiyorsunuz.
3- Müze bitmiyor.
4- Artık ya siz yoruluyorsunuz, ölüyorsunuz, ya çok acıkıyorsunuz, ya da müze kapanıyor.
5- Müze bitmiyor.
6- Yemek yenilebilecek yerler var tabi ama mesela bir hamburger 15 dolar filan veya restaurantlar 40-50 dolar gibi.
7- Demiş miydim? Müze bitmiyor.
Yani içinizde bir ukte kalıyor, şurayı görmemiştim, şurayı üstün körü geçtim, şunun hakkını veremedim gibi.

Müzeden bizi attıklarında saat 9 olmuştu haliyle. Aklımda Times Square vardı ama Özgeciğimin haklı olarak tekrar tekrar beni hırsızlık ve darp olaylarına karşı uyarmalarını dikkate alarak hiiç riske girmeden metroya atlayıp Long Island istikametine yöneldim.

2.bölümde de Times Meydanı aylak aylak yürüyüşlerimizi anlatacağız.



16 Eylül 2012 Pazar

Bir acayip Konya günü

Diğer gezilerden farklı olarak -sabah ilk uçakla gidip akşam son uçakla dönecek olamama rağmen- günün büyük çoğunluğunun toplantının yapılacağı otelde geçeceğini tahmin ettiğimden ne çok araştırma yaptım ne de arkadaşlarımın tavsiyelerini planladım yola çıkmadan önce. Zaten etli ekmeği denemiştim, beyaz şeker desen onunla büyüdük, mevlana desen her zaman bağlıyız; bu sebeplerle bu Konya ziyaretinde beni sadece toplantıya katılmak ve arkadaşlarla hasret gidermek konuları ilgilendirmekteydi.

İşlerimizi bitirip 5 gibi otelden ayrıldığımızda önce Konya'ya tepeden bakabileceğimiz yüksekçe bir yere gittik ardından 5 gerçek 1 de fahri Rizeli olarak bizim çay bağımlılığımızı gidermek için gene farklı bir çay bahçesine oturduk. Buraya kadar gayet normal olan gün birazdan alınacak nikaha gitme kararı ile değişecek, şenlenecekti. Alelade bir günde biraz daha takılıp havalimanına doğru yola çıkılması gereken grubumuz fuar merkezinde ki düğüne doğru yol alıyordu.

Gideceğimiz nikaha 4-5 bin kişinin gelmesi planlandığından böyle bir merkezde düzenlenmesi uygun görülmüş. Tabi biz uzaktan tanıdıklar olarak 4500. davetlinin duracağı noktanın yakınlarında takılmaya başladık. Amacımız hem bir hayırlı olsun demek hem de 1-2 tabak pilav yemek hazır gelmişken. Ve tabi değişik kültürleri tanımak.

Evet-evet olayının hemen ardından hall 2'ye geçiyoruz. Onlarca masa ve her masada 8-10 kişi var. İşte acayiplikler burada başlıyor. Gelenek 1: Masa bulmak için o anda dolu olan bir masanın etrafına gidiyorsun ve sandalyenin tam arkasında duruyorsun. O anda yemek yemekte olan arkadaş yemeğini bitirdikten sonra sen oturuyorsun. Ne o acele ediyor ne de senden rahatsızlık duyuyor. Ama sandalyenin tam arkasında durman lazım lakin diğer arkadaşınla konuşurken yerin kapılabilir ki bizim başımıza geldi. Masa aynı anda yemeği bitirip kalkıyor ve sizin grubunuz oturuyor. Eğer o ana kadar tanışık değilseniz farketmez, artık siz bir yemek masası kardeşisiniz. Herkes önünde duran kullanılmış kaşıklarla masaya vurmaya başlıyor. Bu garsonun gelip masanızı temizlemesi için bir işaret. Masa temizleniyor ve ilk olarak pilav gelecek. Eğer şefi kandırabilirseniz kendinize 'denizaltı' tabak yaptırabilirsiniz. Bu normalin iki hatta üç katı et ve bol yağlı pilav anlamına geliyor. Bizim ilk tabağımız bu şekilde oldu. Yemek tek tabaktan yeniyor. Masada su ve meyve suyu da var. Tüm yemek çok hızlı yeniyor ve ufak bir nüans olarak kaşığı hiç elinden bırakmıyorsun. Tabak 70-80 saniye içerisinde bitiyor ve hemen o an 2 çok büyük kasede yoğurt çorbası geliyor. Gene aynı kaselerden çorbaları içiyoruz ve hemen ardından bir tabak daha pilav geliyor. Bir kaç dakika içerisinde bitiyor ve benim için günün en anlamlı dakikaları başlıyor. Çünkü 2 çok büyük kasede bamya çorbası masada... Tadı çok güzel ama asıl amacı sindirime yardımcı olmakmış bunun çünkü bir tabak daha pilav geliyor. Bu arada tabak dediğim büyük boy salata tabağı. Biz bunu da bitirirken gene aynı tabakta helva geliyor. Hemen ardından da 2 büyük tabakta zerde tatlısı. Zerdeden son kaşıklarımı alırken yavaştan başım dönmeye başlıyor, ama sıkıntı yok. Nasılsa uçak yolculuğunda yanımda arkadaşım var deyip kendimi rahatlatıyorum. Yemeğin bitmesinde yakın masada dua edilip yavaş yavaş kalkmaya hazırlanılıyor. Bu arada biz daha yemeğin ortalarındayken bir amca grubu masamıza gelip beklemeye başlıyor ama hiç kimse kesinlikle rahatsızlık hissetmiyor. Onlarda da herhangi bir homurtu veyahut saygı beklentisi yok. Ama tabi biz Rizeliler olarak bu durumdan gayet rahatsızız ve bu az yememize neden oluyor.

Bu enteresan dakikaları sonlandırıp dışarı çıktığımızda siz 'Konyalıysanız acayipseniz' biz de 'Rizeliyiz çılgınız' deyip otoparkın ortasında aracın farlarını yakıp horon vuruyoruz. Tabi artık bu horon ayrılığın habercisi oluyor. Grubumuz 3'e ayrılıp Konya'ya, Rize'ye ve İstanbul'a doğru yola çıkıyor.

İşte size 10 gelenekle Konya nikahı nasıl olur anlattım. Tabi belirtmekte yarar var bu gelenekleri gerçekleştirirken en ufak bir yanlış anlama veya alınma veya rahatsız olma gibi durumlar söz konusu değil. Herkes eğlenceli 30-40 dakika geçirmek için bunları yapıyor.

Mcdonnall Douglas garanti kartı

Başlıktan da anlaşılacağı üzere bu şahane uçaklarla dalga geçmek için hazırlanmış bir form. Ben gördüm çok eğlendim buraya da koydum. 8.soruya özellikle dikkat :)

"warranty card

thank you for purchasing a mcdonnell douglas military aircraft.

in order to protect your new investment, please take a few moments to fill out the warranty registration card below. answering the survey questions is not required, but the information will help us to develop new products that best meet your needs and desires.

1. [_] mr. [_] mrs. [_] ms. [_] miss [_] lt.

[_] gen. [_] comrade [_] classified [_] other

first name:.....................................................

initial: ........

last name:......................................................

password: .............................. (max 8 char)

code name:.....................................................

latitude-longitude-altitude:........... ........... ..........

2. which model aircraft did you purchase?

[_] f-14 tomcat

[_] f-15 eagle

[_] f-16 falcon

[_] f-117a stealth

[_] classified

3. date of purchase (year/month/day):19....... /....... /.......

4. serial number:.................................................

5. please check where this product was purchased:

[_] received as gift / aid package

[_] flown in from iraq during gulf war and appropriated

[_] catalog showroom

[_] independent arms broker

[_] mail order

[_] discount store

[_] government surplus

[_] classified

6. please check how you became aware of the mcdonnell douglas product you have just purchased:

[_] heard loud noise, looked up

[_] store display

[_] espionage

[_] recommended by friend / relative / ally

[_] political lobbying by manufacturer

[_] was attacked by one

7. please check the three (3) factors that most influenced your decisionto purchase this mcdonnell douglas product:

[_] style / appearance

[_] speed / maneuverability

[_] price / value

[_] comfort / convenience

[_] kickback / bribe

[_] recommended by salesperson

[_] mcdonnell douglas reputation

[_] advanced weapons systems

[_] backroom politics

[_] negative experience opposing one in combat

8. please check the location(s) where this product will be used:

[_] north america

[_] iraq

[_] central / south america

[_] iraq

[_] aircraft carrier

[_] iraq

[_] europe

[_] iraq

[_] middle east (not iraq)

[_] iraq

[_] africa

[_] iraq

[_] asia / far east

[_] iraq

[_] misc. third world countries

[_] iraq

[_] classified

[_] iraq

9. please check the products that you currently own or intend to purchase in the near future:

[_] color tv

[_] vcr

[_] icbm

[_] killer satellite

[_] cd player

[_] cray or other supercomputer

[_] air-to-air missiles

[_] space shuttle

[_] nintendo 64

[_] nuclear weapon

10. how would you describe yourself or your organization?

(check all that apply:)

[_] communist / socialist

[_] terrorist

[_] crazed

[_] neutral

[_] democratic

[_] dictatorship

[_] corrupt

[_] primitive / tribal

11. how did you pay for your mcdonnell douglas product?

[_] deficit spending

[_] cash

[_] suitcases of cocaine

[_] oil revenues

[_] personal check

[_] credit card

[_] ransom money

[_] traveler's check

12. your occupation

[_] homemaker

[_] sales / marketing

[_] revolutionary

[_] clerical

[_] mercenary

[_] tyrant

[_] middle management

[_] eccentric billionaire

[_] defense minister / general

[_] retired

[_] student

13. to help us understand our customers' lifestyles, please indicatethe interests and activities in which you and your spouse enjoy participatingon a regular basis:

[_] golf

[_] boating / sailing

[_] sabotage

[_] running / jogging

[_] propaganda / disinformation

[_] destabilization / overthrow

[_] default on loans

[_] gardening

[_] crafts

[_] black market / smuggling

[_] collectibles / collections

[_] watching sports on tv

[_] wines

[_] interrogation / torture

[_] household pets

[_] crushing rebellions

[_] espionage / reconnaissance

[_] fashion clothing

[_] border disputes

[_] mutually assured destruction

thank you for taking the time to fill out this questionnaire. your answers will be used in market studies that will help mcdonnell douglas serve you better in the future - as well as allowing you to receive mailings and special offers from other companies, governments, extremist groups, and mysterious consortia.

as a bonus for responding to this survey, you will be registered to win a brand new f-117a in our desert thunder sweepstakes!

comments or suggestions about our fighter planes?

please write to:

mcdonnell douglas corporation

marketing department

military aerospace division"

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Yiyoruz ama çalışıyoruz da...





Ailenizin blogcusundan dev hizmet.






29 Temmuz 2012 Pazar

Ermenistan 1.Gün

Ermenistan hazırlık aşaması diye de bir yazı hazırlamak isterdim ama perşembe gecesi 11'de uçağa binmem gereken bir geziden çarşamba öğle 3'te ve İstanbul'dayken haberim olduğundan ayrıntılı bir hazırlık yaptığım söylenemez, zaten beklenemez de. Çarşamba İstanbul'da halletmem gereken çok önemli işleri kısa sürede halledip sevgili arkadaşım Mustafa'nın da beni kelimenin tam anlamıyla ekmesiyle Bursa'ya dönüşüm bir kaç saat öne çekildi. Gece yarısına kadar yolculuk hazırlıklarını tamamlayıp, yarın erken saatte iş yerine gidip birikmiş ve gelecek işleri de halletmek için uyku moduna geçtim.
Perşembe günü sabah kalkış 7'de oldu ve hızlı bir şekilde işlerimi halledip 11.30 feribotu ile fiili olarak Ermenistan yolculuğu başladı. Babaannemin anlattıklarından hatırımda kaldığı üzere bundan 40 sene önce Bursa'dan Edirne'ye giderken 8-9 tane faklı araca biniyorlarmış. Benim de bu yolculuğumda farklı bir durum olduğu söylenemez. Kabataş'a inişten sonra gene kısa sürede Karaköy-Kadıköy-Altunizade-Kadıköy yapıp saat 7'ye doğru yolculuk moduna girmiştim. Fakat ortada bir sorun vardı. Malumunuz üzere diplomatik problemlerden dolayı Erivan'a uçuşumuz olmadığından bilet Tiblis'eydi ve ben gece 2'de Tiblis'e indikten sonra o anda adını bilmediğim ve gelene kadar her lazım olduğunda cebimde ki 5 santime 5 santim hayat kurtarıcı bloknotuma bakarak söylediğim ve sonunda buranın havasını kokladığımda ismini öğrendiğim Dilijan'a nasıl gidecektim?
Bu sorunun cevabı saat 7'de geldi. Mesajda şu yazıyordu. Havalimanından Orachala bus station'a taksi, oradan Vanzador'a taksi, oradan Dilijan'a taksi. Bu açıklayıcı mesajı aldıktan sonra artık Kadıköy'den Sabiha Gökçen'e giden otobüse gönül rahatlığıyla binebilirdim.
Galiba Gürcistan'ın ünlülerine ev sahipliği yapan bir uçağa denk gelmişim çünkü bir görseniz birbirine selam vermeler, bağırarak laf atmalar...Uçakta bayram havası. Ama tabi "Türk her yerde" mottosu geçerli olmaz mı hiç? Ben de Behzat ç.'nin Hayalet'ini gördüm.
Tiblis hava limanına inmeden önce TAV tarafından inşa edilip gene kendisi tarafından işletildiğini öğrendiğimde için bir nebze daha rahatlamıştı. Çünkü koltukları benim sabah 7'ye kadar evim olacaktı. Gece 3'te Tiblis hatta Ermenistan sokaklarına çıkmayı düşünmüyordum. Liman 3 katlı daha doğrusu 2,5 katlı bir binaya sahip ve neredeyse sadece bir giyim mağazası büyüklüğünde. "Buçukuncu" kat olan kattan giriş yapıp kendime güzel bir yer aramaya başladım. Ama gayet dolu olan limanda değil 3 tane yanyana ve kolçaksız koltuk bulmak boş tek koltuk bulmak dahi zordu. Sonunda 2 koltuk olarak başladığım uykumu sabah saatlerine doğru 3 koltuğa ulaşarak sürdürdüm. Tabi gidilecek bir belirsizlik olduğunda insanı uyku da tutmuyor. Halbuki yerim çok rahat yani uyuyamadığımdan değil. 6 gibi kalkıp elimi yüzümü yıkayıp Orachala'ya doğru yola çıktım.
Gürcistan beklediğimden daha gelişmiş, ülkemizden daha az gelişmiş bir ülke, ilk izlenim olarak. Taksimetre açmadığından tartıştığımız şoför "abi biz de zeytinburnu çocuğuyuz" sözümden sonra tabii ki benim sözüme geldi ve 15 dakika süren bir yolculuktan sonra inme vaktim geldiğini söyledi. Tabi işin riskli tarafı tabelaları okuyamadığından indiğin yerin gitmek istediğin yer olup olmadığını bilmiyorsun. Neyse ki indiğim gibi yanıma gelen abilerden Vanadzor'a ve Erivan'a giden taksilerin oradan kalktığını öğrenip rahatladım. Babacan bir şoföre denk geldim. Hemen çantayı bagaja atıp, yola çıktı. Ben 3.kişiydim. Diğer iki arkadaşın rahatlıklarından ve konuşmalarından "oralı" oldukları belliydi. Gürcistan mı Ermenistan mı olduğunu henüz tam olarak çıkaramıyorum tabi. Yolculuğun 3-4 saat süreciğini bilerek başlıyorum tabi ama rahatım iyi şu anda. Araç mercedes, arkada 2 kişiyiz, camlar açık püfür püfür rüzgar esiyor ve çok acayip ama kulağa hoş gelen Gürcistan müzikleri.
Ve sonunda beni en çok endişelendiren noktaya da geliyoruz. Ermenistan sınırı. Azıcık İngilizce azıcık Türkçe bilen babacan şoförümüz bana "kardeş, sen git al şuradan, biz seni bekliyoruz" diyor. Tamamını bu şekilde söylemese de kardeş dediğinden eminim. Vize bürosunda hiç bir zorluk yaşamasam da hemen yanında ki bankadan para Ermeni Dramı alırken tam yarım saat gişede ki suratsız elemanın kasayı devralmasını bekliyorum. Bunlar daha sıfırları da atmamışlar adam 50 milyon dram, 5000 euro ve 10000 dolar filan saydı ve gişeyi açtı. Tabi ben dışarıda beni bekleyen 3 kişiyi düşünüyorum. Neyse ki çok anlayışlı insanlarmış ki ağızlarını açıp bir kelime dahi söylemediler. Buradan Gürcistan'lı olduklarını çıkarabilir miyiz? Off, milliyetçiliğe gel...
4 saati devirdik ve ben artık Erivan'a hoşgeldiniz tabelasını göreceğimizden şüphelendiğim için hazır Türkçe'den de girdiğimiz için "abi, daha gelmedik mi? diye soruverdim ve sanki beni bekliyormuş gibi 4 saniye sonra Vanadzor tabelası göründü. Adam beni Vanadzor'un girişinde bıraktı ve o yoluna devam ederken ben sırtımda doluluktan yırtılmaya başlamış bir çantayla Vanadzor'a doğru yürümeye başladım. Yanımdan geçen cenaze konvoyuna üzüntülerimi belirtirken bir yanda terminalin nerede olduğunu öğrenmem gerektiğini düşünüyordum. Sorduğum bir yaşlı beni bir caddeye yönlendirdi ki bu normalde gitmekte olduğum caddenin tam tersine bir caddeydi. Orada da gençten bir arkadaşı görüp sordum ama o da İngilizce bilmiyordu. Hayır sanki biz anadil gibi sökmüşüz İngilizceyi de adam bilmiyor diyoruz. 10 cümle öğrense benim kadar konuşacak zaten. Neyse söylemeye çalıyor yeri ama mümkün değil söyleyemiyor. Ama gerçekten çok zor, yazsa yazamıyor okusam okuyamıyorum alfabe farklı, konuşsa sadece nereden geldiğimi sormayı biliyor. Bir yandan da yürüyoruz baktım gelesi var, "hocam sen de oraya gidiyorsan beraber gidelim, yürüyelim" dedim ve başladık yürümeye. 5 belki 10 dakikalık ve hiç konuşmasız yürüyüşten sonra terminale geldik. Terminal dediğim de gözünüzde yanlış canlanmasın, 60 yıllık sarı bir bina önünde 4 tane 50 yıllık otobüs ve 5 tane 40 yıllık taksi bekleyen bir olgu. Terminale geldik ama arkadaş beni bırakmıyor. İçeri girdi, bilet fiyatını ve ne zaman olduğunu sordu bir yandan taksici abiler ben götüreyim filan diyorlar eleman onları savuruyor fırçalıyor filan. Neyse 3 saat sonraymış onu öğrendik ve arkadaşa teşekkürlerimizi sunarak ayrıldık. Ben önce otobüse gidip bir baktım hakikaten inanılacak gibi değil. Gerçekten 50 yaşında ve gerçekten onunla gitmek isterdim. Ama 3 saat bekleme gibi bir durumum olmadığından o biraz önce fırçaladığımız abinin yanına gidip paşa paşa bindik arabasına. Abimiz;



Kendisi sessiz sakin, gerçi onda da yabancı dil yok. Giderken gaz alacağız bir yerde durdu ama hareketleri bir görseniz bana arabadan in filan yapıyor böyle. Gaz istasyonu da Shell'i kıskandıracak vaziyette;


O vanalar işte gazın çıktığı yerler. Bir de pompacıdan uyarı yedik telefonla konuşuyorum diye. Hayır nefes alıp vermen yeter bunların patlaması için, diyemedim tabi.


Abi ödeme yapıyor. Merak ettim açıkçası kredi kartı geçerli mi diye? Neyse 10 dakika süren dolum işleminden sonra abi gene bana inanılmaz karizmatik bir el hareketiyle binmemi işaret ediyor. Yolu koyuluyoruz. Bu yolculuğun da 1 saat civarında süreceğini tahmin ediyorum ama bu kez o kadar rahat değilim. İşte o araba...


Yollar güzel aslında ama hem arabanın ikinci dünya savaşı gazisi olması hem içeri giren arılar hem de abinin her düzlük gördüğünde kontağı kapaması yolculuğu biraz konfora uzak duruma çekiyor. 1 saat boyuca gittiğimiz yol kenarları şu şekilde...


Dakikalarca hiç konuşmuyoruz, konuşamıyoruz ve bir anda gelen patlama sesi ortamda ki sessizliği bozuyor. İşte diyorum Samet daha 4.saatte "game over". Bir yandan kurşun nereye girmiş diye kontrol etmeye çalışırken camdaki çatlaklar dikkatimi çekiyor. Şoför abi direksiyona hakim olmaya çalışıyor diğer tarafta da. 9-10 saniye süren ilk şoktan sonra adam arkasını dönüp "tamam ya çakmak patlamış baksana" diyor, bana çakmak parçalarını göstererek. Vücuduma değen parçaların ondan geldiğini anlıyorum. Sonra abi hala arkasını dönmüş "güneş var ya güneş ondan patladı, çok sıcak oldu ya ondan patladı" filan diyor. Abi diyorum "tamam ya sanki atomu parçaladın da yüz saat anlatıyorsun biz Avrupa'da Tanrı parçacığını bulduk, sen daha hayatında ilk defa sıcak havanın gazı genleştirdiğini bulmuşsun" diyemedim ya la...
Yolda bizden çok önce kalkan bizim köyün komşu köyüne giden bir otobüsü geçiyoruz. İçi tamamen dolu insanlar kafaları camdan çıkarmışlar ama yaş ortalaması 67. Tavukları filan göremedim ama kesin vardır ve hızı 25-30 km. Gerçekten ben terminale gittiğim an kalksaydı eğer binmek isterdim o otobüse. İnanılmaz bir deneyim olurdu. Ama en azından durakta dururken binip koltuklarına oturabildim.
Son dakikada bir yanlışlık olmasın beni bu sıcakta yürütmesin diye adama sık sık cadde ve otel isminin söylüyorum ama pek anlıyor gibi görünmüyor. Tabi gene yardımcım gönderiliyor ve otostop çeken 2 genç için duruyoruz. Abinin gene şahane bi hareketle "alalım mı?" demesini "ayıpsın abi yolda kalanı almak bizim geleneklerimizde vardır" diyorum cevap veriyorum.


Ferrari dostluğu her yerde. Hemen kemerini bağlıyor ve şu duruşu çok hoşuma gidiyor, yol boyunca böyle gitti. Kurtarıcım olması ise çocuğun İngilizce bilmesinden kaynaklanıyor. Adam sor bakalım ya nereye gidiyormuş diyor ve başlıyoruz çocukla konuşmaya. Tarif ediyor önce şoföre ve arkasını dönüyor ikincisi cümlesi "Ermenistan hakkında ne düşüyorsun" yoyo aslında tam olarak "Ermenileri seviyor musun?" dedi. E herhalde niye sevmeyeyim dedim ve daha da konuşmadık. Sonunda otele ulaştık ve adam inmemi söylediğinde parayı vermeden cebimde ki notumu çıkardım, otelin duvarında Latin harfleriyle yazılmış ismini bulup kontrol ettim ve bundan sonra parayı verip adamı gönderdim çünkü yanlış otel olması durumunda Ermenistan'ın Puşak bölgesinde dağın tepesinde ki bir köyde sırtımda 15 kiloluk bir çantayla ne yapacağımı düşünmek dahi beni fazlasıyla ürkütüyor.
Bundan sonraki günler seminer programlarıyla geçtiğinden aslında çok da yazılacak bir şey yok.